Gençliğimden başlayarak… Üniversite mezuniyetim, nişanımız, çocuklarla parkta çekilmiş kareler, geçen yaz balkonda çiçekleri sularken çekilmiş bir fotoğrafım. Bazılarında farkında bile olmadığım anlar vardı.
İçime soğuk bir korku yayıldı.
Bu bir takıntı odası gibiydi.
Masaya yaklaştım. Dosyalardan birini açtım. İçinde doktor raporları vardı. Başka bir dosyada banka dekontları. Bir diğerinde ise bir isim: “Zeynep Yılmaz – Özel Bakım Merkezi.”
Bu isim yabancıydı.
Kalbim hızlandı. Sonunda çekmecede bir zarf buldum. Üzerinde benim adım yazıyordu.
Titreyen parmaklarımla açtım.
“Eğer bunu okuyorsan, demek ki bir şeyler ters gitti,” diye başlıyordu.
Mektup kocamın el yazısıyla yazılmıştı.
Üç yıl önce yaptırdığı bir sağlık kontrolünde ciddi bir kalp rahatsızlığı tespit edildiğini, ama bana söylemeye cesaret edemediğini yazmıştı. “Sen hayatın boyunca benim yükümü taşıdın,” diyordu. “Bir de hastalık korkusunu yüklemek istemedim.”
Depoyu, benim için bir hazırlık alanı olarak kiralamıştı.
Duvara astığı fotoğraflar, “unutmamak için”di. Bana dair her anı, her gülüşü saklamak istemişti.
Dosyalardaki evraklar, sigorta poliçeleri ve birikim planlarıydı. Banka dekontları, gizlice yaptığı birikimleri gösteriyordu. Ve o isim…
Zeynep Yılmaz, onun yıllardır maddi destek verdiği engelli kız kardeşiydi.
Kayınvalidem yıllar önce vefat ettiğinde, zihinsel engelli kız kardeşini bir bakım merkezine yerleştirmek zorunda kalmıştı. Bana söylememişti çünkü ailesiyle yaşadığı sorunları hep kapalı tutmuştu. “Seni o karmaşaya sokmak istemedim,” diye yazmıştı.
Gözlerim doldu.
O odayı bir ihanet mekânı sanmıştım. Oysa burası korkularını, sorumluluklarını ve beni koruma çabasını sakladığı yerdi.
Son satırda şunlar yazıyordu:
“Eğer bir gün gerçekten ameliyat masasına yatarsam ve geri dönemezsem, bil ki seni hiçbir zaman aldatmadım. Sadece güçlü görünmeye çalıştım. Senin yüzündeki huzuru kaybetmemek için.”
Depoda yere çöktüm ve ağladım.
Onu yanlış anlamıştım. Sessizliğini, mesafesini, son yıllardaki dalgınlığını… Hepsini başka yerlere yormuştum.
Metal kapıyı kapatıp anahtarı çantama koyduğumda içimdeki korku yerini başka bir şeye bırakmıştı: ağır ama berrak bir farkındalığa.
Hastaneye döndüğümde hâlâ uyuyordu. Elini tuttum.
Bu kez sadece geçmişi değil, onun korkularını da düşündüm. Birlikte geçirdiğimiz yılların ardındaki görünmeyen fedakârlıkları.
Monitörün ritmik sesi artık ürkütücü gelmiyordu.
Başını okşadım ve fısıldadım:
“Bu sefer yükü birlikte taşıyacağız.”
Otuz bir yılın ardından anladım ki evlilik sadece paylaşılan anlardan değil, bazen saklanan korkulardan da oluşuyormuş. Ve gerçek sevgi, gerçeği öğrenince kaçmak değil; kalıp yeniden el ele tutuşabilmekmiş.