Sol elinde iki parmak eksikti.
Rıza çocukken geçirdiği bir kazada o iki parmağını kaybetmişti. O izi dünyada bir tek ben bu kadar iyi bilirdim. Bu bir benzerlik olamazdı. Bu oydu.
“Rıza!” diye haykırdım. “Gerçekten sen misin?”
Küçük kız korkuyla bana baktı. Adam gözlerini kapattı. Omuzları düştü. Kaçamayacağını anlamış gibiydi.
“Kader…” dedi kısık bir sesle.
Dizlerimin bağı çözüldü. Duvara tutundum. “Nasıl?” diye fısıldadım. “Seni gömdük biz. Seni toprağa verdik.”
Derin bir nefes aldı. “O kazada ölmedim,” dedi. “Ama ölmem gerekiyordu.”
Sözleri beynimde yankılandı.
Meğer Rıza büyük bir borcun içine sürüklenmiş. Yanlış insanlarla iş yapmış. Hayatı tehlikeye girmiş. O kazayı fırsat bilmişler. Hastanede kimlik karışıklığı ve çıkan yangın yüzünden ceset teşhisi yapılamamış. Ailesi de durumu örtbas etmiş. Beni korumak için… böyle olması gerektiğini söylemişler.
“Beni korumak mı?” dedim öfkeyle. “Beni mezara koydun sen! Çocuğumuzu kaybettim ben!”
Gözleri doldu. “Biliyordum… ama geri dönemezdim. Seni de hedef yaparlardı. Her şeyi bitirip temiz bir hayat kurdum. Sonra evlendim. Zeynep doğdu. Geçmişi tamamen geride bıraktım sandım.”
“Peki ya ben?” Sesim çatladı. “Benim hayatım ne olacak?”
Cevap veremedi.
Kapının eşiğinde öylece durduk. Üç yıl boyunca yasını tuttuğum adam karşımdaydı ama artık benim değildi. Onun yeni bir hayatı, yeni bir ailesi vardı. İçimdeki sevgiyle öfke birbirine karıştı. Ona sarılmak istedim. Aynı anda yüzüne vurmak da.
Sonunda geri çekildim.
“Artık Rıza değilsin,” dedim sakinleşerek. “Benim Rıza’m o mezarda kaldı. Sen ise kendi seçimini yaptın.”
Gözlerinden yaş süzüldü ama bir şey demedi.
Kapımı kapattım. Sırtımı yaslayıp yere çöktüm. Ağladım. Ama bu, üç yıl önceki gibi çaresiz bir ağlayış değildi. Bu, gerçeği kabullenen bir kadının gözyaşıydı.
Ertesi hafta taşındım.
Geçmiş, bazen mezardan kalkıp karşına dikilir. Ama insan her gerçeği hayatında tutmak zorunda değildir.
Rıza yaşıyordu.
Ama benim için gerçekten ölmüştü.
Ve ben ilk kez, gerçekten yaşamaya o gün başladım.