BÖLÜM 3
Salı günü saat tam 10’da, ömrüm boyunca avukatlığımı yapan Canan Hanım ve ben, Vildan’ın çalıştığı lüks emlak ofisinden içeri girdik. Masasında oturmuş, genç bir çifte ev fotoğrafları gösteriyordu. Beni görünce o sahte tebessümü anında yüzünden silindi. Görünür bir gerginlikle, “Tahsin? Senin ne işin var burada?” diye tısladı.
Sakin bir sesle, “Konuşmamız gerekiyor. Hemen,” diye yanıt verdim.
“Müşterilerim var, bekleme salonunda geç otur,” diyerek beni başından savmaya çalıştı ama Avukat Canan Hanım öne doğru bir adım attı. Sesini biraz yükselterek, “Ben Soydan ailesinin avukatıyım. Vefat eden eşinizin mal varlığıyla ilgili acil meseleleri netleştirmeye geldik. Arkadaşlarınızın da dinlemesini tavsiye ederim,” dedi. Pazar günü evime gelen o üç emlakçı kadın anında bilgisayarlarında yazı yazmayı bıraktı. Vildan’ın müşterileri durumdan rahatsız olup özür dileyerek ayrıldılar. Tüm ofise ölüm sessizliği çöktü.
Vildan, meslektaşlarının önünde o kibirli tavrını korumaya çalışarak, “Hangi mal varlığından bahsediyorsunuz? Kadıköy’deki ev bana miras kaldı,” diye çıkıştı.
Avukat Canan Hanım deri çantasını açtı ve ilk klasörü çıkardı. “Bu imkânsız, Vildan Hanım. Müteveffa eşinizin üzerine kayıtlı hiçbir gayrimenkul bulunmamaktadır.” Orijinal tapu belgelerini masanın üzerine koydu. “Bu mülk 1987 yılından beri Sayın Tahsin Soydan adına kayıtlıdır. Üzerinde hiçbir ipotek veya devir şerhi yoktur.”
Vildan kâğıdı eline aldı. Elleri titriyordu. Gözleri imza ile noter mührü arasında gidip geliyordu. “Bu sahte… Her şeyi Doğan ödüyordu. Vergileri, elektriği… Bu adama o bakıyordu!”
Öne doğru bir adım atarak, “Yalan,” dedim. “Doğan benim markete gitmeme yardım ediyordu ve banka uygulamalarından anlamadığım için ödemeleri internetten yapıyordu. Ama para benim hesaplarımdan çıkıyordu.” Avukat ikinci belge paketini masaya bıraktı: 37 yıllık emlak vergisi ödemeleri, elektrik makbuzları, apartman aidatları… Hepsi Tahsin Soydan adına, benim banka hesaplarımdan ödenmişti.
Vildan, dünyasının başına yıkıldığını hissederken ve ofisteki herkes onun bu rezilliğini tek bir detayı kaçırmadan izlerken, “Ama Doğan’ın çok parası vardı! O çok başarılı bir mühendisti!” diye çığlık attı.
“Doğan rahat bir hayat yaşadı çünkü bunu ben sağladım,” diye cevap verdim. O sırada avukatım öldürücü darbeyi indirdi: Aile Vakfı ve Fon belgesi. Müdürlerinin ve iş arkadaşlarının gözü önünde, o lüks yaşamın, düğünün, seyahatlerin… Her şeyin benim paramla döndüğünü tek tek açıkladık. O, eski püskü kıyafetler giyen, eski arabaya binen bu ihtiyarı bir yük zannetmişti; oysa bilmediği şey, bu sirkteki asıl patronun ben olduğumdu.
Vildan, son umuduna tutunarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı: “Ya hayat sigortası! Doğan’ın sigortasından gelecek olan o 6 milyon lira benim!”
Avukat Canan Hanım ona acıyarak baktı. “O poliçenin lehdarı vakıftır. Yani Tahsin Bey’dir. Siz, Vildan Hanım, kesinlikle hiçbir şey miras almadınız. Madem kesin süreleri bu kadar çok seviyorsunuz, size bu resmi ihtarı tebliğ ediyoruz: Tahsin Bey’in evini boşaltmak için tam 30 gününüz var.”
Karma sandığımdan çok daha hızlı işledi. Birkaç gün içinde bu hikaye şehrin tüm emlak camiasına yayıldı. Daha tapu okumayı bilmeyen ve dul kalmış kayınpederinin evini elinden almaya çalışan bir emlakçı kadına kimse güvenmezdi. Tüm müşterilerini kaybetti. Müdürü, “skandalların önüne geçmek için” aynı hafta içinde onun istifasını istedi.
Haftalar sonra, evimin önüne ucuz bir nakliye kamyonu yanaştı. Vildan son valizlerini çıkarıyordu. Ağlayarak, aşağılanmış ve tanınmaz bir halde yanıma yaklaştı. “Tahsin… Tahsin Bey, lütfen beni affedin. Eğer bilseydim…”
Sözünü kestim: “Eğer param olduğunu bilseydin, bana iyi davranırdın, değil mi? Senin problemin bu, Vildan. İnsanların değerini cüzdanlarındaki parayla ölçüyorsun. Saygı miras kalmaz, saygı kazanılır. Ve biz yaşlılar, işiniz bittiğinde çöpe atabileceğiniz eski mobilyalar değiliz.”
Evimin kapısını kapattım. Yuvamın kapısını. İçimde sonsuz bir huzur hissettim. Oğlum Doğan, her nerede olursa olsun, karısına asla unutamayacağı bir ders verdiğimi biliyor. Bazen kötü, kibirli ve hadsiz insanlarla baş etmenin en iyi yolu bağırmak ya da kavga etmek değil, kendi kibirlerinin onları yok etmesine izin vermektir.
Eğer buraya kadar okuduysanız, bana bir yorum bırakın. Sizi hiç zayıf veya savunmasız sanıp aşağılamaya çalışan oldu mu? Yaşlılarımıza saygının kutsal olduğuna ve karmanın, er ya da geç, bedelini her zaman ödettiğine inanıyorsanız bu hikayeyi paylaşın.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.