Ölmeden Bir Gün Önce Bana Bahçedeki Ceviz Ağacını Kesmememi Söyledi


Annem ellerini birbirine kenetledi.

“Vedia bir süre sonra İstanbul'a gidip çalışmak istedi. Seni önce birkaç ay bize bıraktı. Ben o sırada evliydim, çocuğum olmuyordu. Kocamla birlikte senin bakımını üstlendik. Vedia başlangıçta geri döneceğini söylüyordu.”

“Geri dönmedi mi?”

“Döndü. Birkaç kez geldi. Ama sen küçükken bazı şeyler çok karıştı.”

Annem konuşmayı bıraktı. Ona ilk kez gerçekten kızdığımı hissettim.

“Benim hayatım söz konusu, anne. Artık hiçbir şeyi yarım anlatma.”

Münevver gözlerini kaldırdı.

“Baban diye bildiğin Kemal'le seni evlat edindik. Vedia da buna rıza gösterdi. Mahkeme kararıyla her şey tamamlandı. O yıllarda bunun senin için daha iyi olacağına inanıyorduk. Vedia da kendi hayatını kurmaya çalışıyordu.”

Bir anda çocukluğumun bütün hatıraları başka bir anlam kazanmıştı. Babamın beni ilk kez bisiklete bindirmesi, annemin okul kapısında beklemesi, dedemin dizinde uyumam... Bunların hiçbiri yalan değildi. Ama hayatımın başlangıcı benden gizlenmişti.

“Vedia şimdi nerede?” dedim.

Annem ağlamaya başladı.

“Bilmiyorum. Yıllardır görüşmedik.”

Buna inanmak istiyordum. Fakat masanın üzerindeki anahtar, belgeler ve dedemin mektubu henüz okunmamıştı.

Naylon paketten çıkan dosyada eski mahkeme kararının bir örneği, Vedia'nın dedeme yazdığı mektuplar ve farklı yıllarda düzenlenmiş posta havalesi makbuzları vardı.

En son mektup dedemin ölümünden üç ay öncesine aitti.

Mektupta Vedia'nın Balıkesir'de bir tekstil atölyesinde çalıştığı, yıllardır benimle tanışmak istediği fakat Münevver'in buna karşı çıktığı yazıyordu.

Annemin yüzüne baktım.

“Adresini bilmiyorum dedin.”

“Son adresini bilmiyordum,” diye karşılık verdi. “Babamın onunla hâlâ görüştüğünü de bilmiyordum.”

Dedemin mektubunu açtım. İki sayfaydı. İlk sayfada geçmişteki aile tartışmalarından ve suskunluğundan duyduğu pişmanlığı anlatıyordu.

İkinci sayfanın başında şu sözler bulunuyordu:

“Benim son vasiyetim bir malın paylaşılması değildir. Sizden istediğim, bir insanın kendi geçmişini öğrenme hakkını artık engellememenizdir.”

Devamında dedem Vedia'nın çocuğunu sevmediği için uzaklaşmadığını yazmıştı. Onun gençliğinde yaptığı tercihleri, yaşadığı pişmanlıkları ve benim büyüdüğüm aileyle kurduğu karmaşık ilişkiyi anlatıyordu.

Ama mektubun son bölümünde daha büyük bir itiraf vardı.

Dedem, yıllar önce Vedia'yla annem arasında yaşanan bir tartışmaya tanık olmuştu. Vedia beni görmek istediğinde annem onun gelişinin aile düzenimizi bozacağını söylemişti. Dedem de çatışma büyümesin diye sessiz kalmıştı.

Bunu yıllarca düzeltmeye çalışmış ama cesaret edememişti.

“Ceviz ağacını kesmeyin,” diyordu son satırlarda. “Vedia sen doğduğun hafta o ağacı benimle birlikte dikti. Seni tekrar kucağına alacağı günün hatırası olsun istemişti. Bu ağacı bir mezar taşı gibi değil, konuşulmamış sözlerin tanığı olarak koruyun.”

Mektubun altında küçük anahtarın neye ait olduğu da yazıyordu. Dedemin eski ahşap dolabının en alt çekmecesine.

Dolabı açınca içinden kahverengi bir zarf çıktı. İçinde farklı yıllarda çekilmiş fotoğraflarımın kopyaları, gönderilmemiş iki doğum günü kartı ve Vedia'nın telefon numarasının yazılı olduğu küçük bir kâğıt vardı.

Fotoğrafları görünce anneme döndüm.

“Bunları ona kim gönderdi?”

Annem gözlerini kapattı.

“Babanın ölümünden sonra birkaç yıl ben gönderdim. Sonra bıraktım.”

“Demek ki onun beni unutmadığını biliyordun.”

“Evet.”

O tek kelime, duyduğum bütün açıklamalardan daha ağır geldi.

O gece annemle aynı evde kalmadım. Köyün küçük pansiyonuna geçtim. Kızgınlığımın içinde anneme duyduğum sevgi de vardı. Beni büyüten kadın oydu; hastalandığımda başımda o beklemişti. Ama sevgisinin, gerçeği saklamasını haklı çıkarmadığını da biliyordum.

Ertesi sabah dedemin bıraktığı numarayı aradım. Telefon çalmadı. Numara artık kullanılmıyordu.

Mektuptaki işyeri adresini araştırdım. Atölye birkaç yıl önce kapanmıştı. Eski çalışanlardan birine ulaşmam üç hafta sürdü. Kadın Vedia'yı hatırlıyordu ve onun daha sonra bir terzi dükkânına geçtiğini söyledi.

Bir adres verdi ama kesin konuşmadı.

Balıkesir'e giderken arabada sürekli aynı soruyu düşündüm: Ya beni görmek istemezse?

Verilen adresteki dükkân küçüktü. Vitrininde dikilmiş perdeler, birkaç pantolon ve kumaş örnekleri vardı. İçeri girdiğimde dikiş makinesinin başında saçlarına ak düşmüş bir kadın oturuyordu.

Başını kaldırdığında fotoğraftaki yüzü hemen tanıdım.

“Buyurun,” dedi.

Dilim tutulmuştu.

“Ben Duygu,” diyebildim. “Ziver'in torunuyum.”

Elindeki kumaş parçasını bıraktı. Sandalyenin arkasına tutundu.

“Duygu mu?” diye tekrarladı.

Başımı salladım.

Sonra gözlerinden yaşlar aktı. Bana sarılmaya çalışmadı. Yaklaşmak için izin bekler gibi olduğu yerde kaldı.

“Benimle konuşmak ister misin?” diye sordum.

“Otuz yıldır,” dedi. “Ama seni rahatsız etmekten korkuyordum.”

Dükkânın arka tarafındaki küçük masada saatlerce konuştuk. Vedia bana gençliğini, İstanbul'daki yıllarını ve evlat edinme kararını anlattı. Zamanında gerçekten rıza gösterdiğini, fakat yıllar geçtikçe bu kararın duygusal ağırlığını beklediğinden farklı yaşadığını söyledi.

“Geri alabileceğim bir karar gibi düşünmedim,” dedi. “Ama seni hiç merak etmeden yaşadığım bir gün olmadı.”

Kendi ailesini kurmamıştı. Bunun nedenini sormadım. Her insanın hayatını tek bir pişmanlıkla açıklamak doğru gelmiyordu.

Ona kızgın olup olmadığımı sorduğunda, “Henüz ne hissettiğimi tam bilmiyorum,” dedim.

“Bunu anlarım,” diye karşılık verdi. “Benden hiçbir şey beklemek zorunda değilsin.”

O gün birbirimize büyük sözler vermedik. Sadece yeniden görüşmek üzere anlaştık.

Aylar boyunca bazen telefonla konuştuk, bazen kahve içtik. Vedia çocukluğumu bilmek istiyordu. Ben de onun gençliğinde hangi kitapları okuduğunu, neden terziliği seçtiğini, hangi yemekleri sevdiğini merak ediyordum.

Annemle aramın düzelmesi daha uzun sürdü. Bir gün ona, “Seni annem olarak sevmem için geçmişimi bilmemem gerekmiyordu,” dedim.

Münevver ağlayarak haklı olduğumu kabul etti. Kendini savunmak yerine korkularıyla yüzleşmeye çalışması, aramızdaki ilk gerçek onarım oldu.

Bir yıl sonra ceviz ağacının çevresindeki duvarı yeniden yaptırdım. Öncesinde ağacın sağlığını ve köklerin durumunu bir uzmana kontrol ettirdim. Duvarın güzergâhını değiştirerek ağacı koruduk.

Sonbaharda küçük bir sofra kurdum. Annem de Vedia da geldi. İlk başta birbirlerine söyleyecek söz bulamadılar. Sonra annem, yıllar önceki suskunluğu için kardeşinden özür diledi.

Vedia onu hemen affettiğini söylemedi. Yalnızca, “Bundan sonrasını daha doğru yaşayabiliriz,” dedi.

O öğleden sonra üçümüz ceviz ağacının altında oturduk. Dedemin metal kutusunu temizleyip evde sakladım. Artık toprağın altında kalmasına gerek yoktu.

Dedemin son vasiyeti bana bir ev, para ya da değerli bir eşya bırakmamıştı. Ama kim olduğumu bilme hakkımı ve ailemle daha dürüst ilişkiler kurabilme fırsatını geri vermişti.

Bugün o ağacın altında iki annemle çekilmiş bir fotoğrafım var. Kimse geçmişi değiştiremiyor. Kaybolan yıllar da birden geri gelmiyor. Fakat bazen bir ailenin yeniden başlayabilmesi için önce yıllardır sakladığı gerçeği söylemesi gerekiyor.

Dedemin korumamı istediği şeyin yalnızca ceviz ağacı olmadığını sonunda anlamıştım. O, köklerimi öğrenmemi istemişti.
Reklamlar