Ölmek Üzere Olan Eşimin Son Dileği: İlk Aşkımı Bulunca Öğrendiğim Gerçek

"Benim... bir oğlum mu var?"

Seçil ağlayarak başını salladı.

Dizlerim tutmadı. Koltuğun kenarına tutunmasaydım yere düşecektim. Yıllarca Jale'yle çocuk sahibi olamamış, doktor kapılarında umut aramıştık. Sonunda kaderin bize başka bir yol çizdiğini kabullenmiştik. Oysa benim bir oğlum, hatta bir torunum varmış.

"Bana neden hiç ulaşmadınız?" diye sordum.

"Mektuba inandım," dedi Seçil. "Bir süre sonra Barış doğdu. Onu tek başıma büyüttüm. Yıllar sonra gerçeği anlatmaya cesaret ettiğimde, 'Beni istemeyen birini aramayacağım,' dedi. Ben de onu zorlamadım."

Elimdeki mektubu masaya bıraktım. Jale'nin ölüm döşeğindeki yüzü gözümün önüne geldi. Özür dileyen bakışlarının anlamı artık apaçık ortadaydı. Yine de bir şey eksikti.

"Peki Jale, bunca yıl sonra neden konuşmak istedi?"

Seçil cevap vermek üzereydi ki kapı çaldı.

Kapıyı açtığında içeri, fotoğraftaki adam girdi. Elinde market poşetleri vardı. Beni görünce durdu. Poşetlerden biri yere düştü, portakallar koridora yuvarlandı.

"Anne," dedi sertçe. "Bu adam burada ne arıyor?"

Seçil ayağa kalktı. "Barış, konuşmamız gerekiyor."

Genç adam gözlerini benden ayırmadı.

"Kim olduğunu biliyorum. Geçen ay annem bana her şeyi anlattı. Ama seni görmek istemiyorum."

Ayağa kalktım. "Haklısın. Bana kızmakta haklısın. Yalnız bilmeni isterim ki senin varlığından bugün haberdar oldum."

"Herkes aynı şeyi söylüyor," diye karşılık verdi. "Bir mektup yazıp hayatımızdan çıktıktan sonra bunu inkâr etmek kolay."

"O mektubu ben yazmadım."

Barış güldü ama gözleri dolmuştu. "O zaman kim yazdı?"

Masanın üzerindeki zarfı gösterdim. "Eşim."

Odanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü.

Seçil mektubu ona uzattı. Barış satırları okurken yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı. Sonra zarfı ters çevirdi.

"Bunun doğru olduğunu nereden bileceğim?"

Cüzdanımdan yıllardır taşıdığım eski bir fotoğraf çıkardım. Jale'nin gençliğinde yazdığı bir not fotoğrafın arkasındaydı. İki yazıyı yan yana koydum. Harflerin kıvrımı, özellikle de büyük harfler aynıydı.

Barış bir sandalye çekip oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.

"Bunca yıl..." dedi. "Bunca yıl beni neden aramadığını düşündüm."

Ona yaklaşmak istedim ama yerimde kaldım. Bir yabancının ansızın hayatına girip baba olduğunu söylemesi, otuz sekiz yıllık kırgınlığı silemezdi.

Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan, Jale'nin ölümünden sonra evraklarını düzenlememe yardım eden avukatımızdı.

"Size ulaşmaya çalışıyordum," dedi. "Eşinizin açılmasını ölümünden bir ay sonraya bıraktığı bir zarf var. Bugün süre doldu. Ayrıca Eskişehir'de olduğunuzu düşünerek oradaki bir adrese teslim edilmesini istemiş."

Kalbim hızlandı. "Hangi adrese?"

Avukatın söylediği adres Seçil'in eviydi.

Bir saat geçmeden kurye geldi. Kalın zarfın üzerinde Jale'nin el yazısıyla yalnızca üç kelime vardı: "Üçünüz birlikte okuyun."

Zarfın içinden bir mektup ve yıllara yayılmış banka dekontları çıktı.

"Sevgili eşim," diye başlıyordu mektup. "Bu satırları okuyorsan artık karşında durup gözlerinin içine bakma cesaretim yok demektir. Gençken seni kaybetmekten o kadar korktum ki bağışlanmayacak bir şey yaptım. Seçil'in getirdiği haberi senden sakladım. Sonra senin adını kullanarak o mektubu yazdım."

Gözyaşlarım kâğıda damlıyordu.

"Yıllar sonra Barış'ın yaşadığını öğrendim. Uzaktan takip ettim. Üniversite masraflarını isimsiz bir bursla karşıladım. Kızının ameliyatı için yapılan bağışın arkasında da ben vardım. Bunlar yaptığımı düzeltmedi. Yalnızca suçumla yaşamamı kolaylaştırdı."

Barış başını kaldırdı. "Kızımın ameliyatı mı?"

Seçil şaşkınlıkla ona baktı. Barış'ın küçük kızı iki yıl önce ciddi bir kalp ameliyatı geçirmişti. O günlerde kimliği açıklanmayan bir hayırsever hastane masraflarının önemli bölümünü ödemişti.

Mektubun sonuna geldim.

"Senden beni affetmeni istemem bencillik. Ama Barış'ı tanımadan ölürsen bunun yükü benim suçumdan bile ağır olacak. Sana bıraktığım tek gerçek miras, kaybettiğini bilmediğin zamanın geri kalanıdır. Lütfen onu boşa harcama."

Mektubu bitirdiğimde hepimiz ağlıyorduk. Jale'ye duyduğum sevgi yok olmamıştı ama artık yanında büyük bir kırgınlık vardı. Bir insanı sevmek, yaptığı kötülüğü doğru kılmıyordu.

Barış yavaşça ayağa kalktı. "Bunca yıl bir babam olmadığını düşündüm," dedi. "Şimdi bir babam olduğunu öğrendim. Ama bunu nasıl kabulleneceğimi bilmiyorum."

"Hemen kabullenmeni istemiyorum," dedim. "Senden baba demeni de beklemiyorum. Sadece sana yıllardır soramadığım bir soru sormama izin ver."

Başını kaldırdı.

"Mutlu musun oğlum?"

Bu kez gözyaşlarını saklamadı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra bana yaklaştı ve ilk kez sarıldı. Kollarımda, otuz sekiz yıldır tanımadığım oğlum vardı. İçimde hem tarifsiz bir sevinç hem de geri getirilemeyecek yılların acısı dolaşıyordu.

Yine de içimde cevaplanmamış bir soru kalmıştı. "Seçil," dedim, "o yıllarda çocuğumuzun doğacağını bilseydim, sence hayatımız nasıl olurdu?"

Seçil pencerenin önüne yürüdü. "Bunu hiçbirimiz bilemeyiz. Belki mutlu olurduk, belki başka sebeplerle ayrılırdık. Ama Barış, babasının kendisini istemediğine inanarak büyümezdi. Beni asıl üzen buydu."

Barış bize döndü. "Çocukken okuldaki herkes babasının ne iş yaptığını anlatırdı. Ben annemin iki işte çalıştığını söylerdim. Arkadaşlarım gülerdi. O gün eve gidip babamın fotoğrafını istemiştim. Annem bir kutudan üniversite fotoğrafınızı çıkarmıştı. Yıllarca onu sakladım."

Ceketinin iç cebinden yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Görünce hatırladım: Üniversitenin bahçesinde Seçil'le birlikte gülüyorduk. Barış fotoğrafı bana uzatmadı, yalnızca ikimizin de görebileceği şekilde tuttu.

"Bundan sonra ne olacağını bilmiyorum," dedi. "Ama kızımın bir gün aynı soruları sormasını istemem. Ona hikâyemizi doğru anlatacağız."

"Söz veriyorum," dedim. Bu kez verdiğim sözün ağırlığını bütün kalbimle hissediyordum.

O gün Eskişehir'den ayrılmadım. Akşam Barış'ın eşi ve küçük kızıyla tanıştım. Küçük kız, kim olduğumu tam anlamadan yanıma gelip elini uzattı.

"Sen de dedem misin?" diye sordu.

Barış bana baktı. Cevap vermek için acele etmedi. Sonra hafifçe gülümsedi.

"Evet kızım," dedi. "O da senin deden."

Aylar geçti. Barış'la kaybettiğimiz yılları bir günde telafi edemedik. Bazen konuşurken aramıza sessizlik girdi, bazen eski yaralar açıldı. Ama her hafta buluştuk. Torunumun okul gösterisine gittim, doğum gününde mumları birlikte üfledik. Seçil'le de yıllar sonra iki eski dost gibi konuşmayı öğrendik. Geçmişi yeniden yaşamaya çalışmadık.

Barış bir gün beni çocukluğunun geçtiği sokağa götürdü. Eski apartmanın önünde durup bisiklete binmeyi kendi kendine öğrendiği yeri gösterdi. Onu dinlerken her anısının içinde yokluğumun izini gördüm. Özür diledim. "Sen bilmiyordun," dedi. "Bunu artık biliyorum. Yine de bazı şeyleri öğrenmemiz zaman alacak." O gün ilk kez birbirimizin sessizliğinden korkmadık.

Bir gün Jale'nin mezarına tek başıma gittim. Çiçekleri bıraktım ve uzun süre sustum.

"Seni sevdim Jale," dedim sonunda. "Hâlâ hayatımızdaki güzel günleri inkâr etmiyorum. Ama yaptığını unutmayacağım. Seni affetmek için zamana ihtiyacım var. Yine de son dileğini yerine getirdim."

Tam ayrılırken telefonum titredi. Barış'tan bir fotoğraf gelmişti. Torunum kâğıttan yaptığı bir aile ağacını tutuyordu. Dalların birinde benim adım yazıyordu.

Altında kısa bir mesaj vardı:

"Baba, pazar kahvaltıya geliyorsun, değil mi?"

Telefonu göğsüme bastırıp gökyüzüne baktım. Kaybettiğim otuz sekiz yılı geri alamazdım. Ama elimde, doğruyu söyleyerek ve birbirimize zaman tanıyarak yaşayabileceğimiz yeni günler vardı.

O an anladım: Geçmişin yaralarını değiştiremeyiz. Fakat gerçeği kabul ettiğimiz gün, geleceği başka türlü yazmaya başlayabiliriz.
Reklamlar