Tam o sırada, otobüsün en arka koltuğunda yolculuğun başından beri eski bir kasketin altında sessizce gazetesini okuyan, kır saçlı, sade giyimli yaşlı bir adam usulca ayağa kalktı. Adı Kerem'di. Ağır ama son derece kararlı adımlarla o kargaşanın içinden sıyrılarak gençlerin yanına kadar geldi. Önce nezaketle Selma'nın koluna girip onu az önce boşalan bir başka koltuğa doğru yönlendirdi ve güvenle oturmasını sağladı. Ardından geri dönüp o üç kibirli gencin tepesine dikildi.
Gençler, karşılarında duran bu sıradan, yaşlı adama alaycı gözlerle baktılar. "Ne o dayı? Bize ahlak dersi mi vereceksin?" diyerek sırıttılar.
Kerem zerre kadar öfkelenmedi. Yüzünde fırtına öncesi sessizliği andıran, buz gibi ve derin bir tebessüm vardı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı gümüş rengi, zarif bir kartvizitliği yavaşça açtı. İçinden tek bir kartvizit çıkardı ve o küstah lafları eden gencin ceketinin cebine usulca yerleştirdi. "Size ahlak dersi vermeyeceğim çocuklar," dedi son derece tok, otoriter ve salondaki herkesi susturan bir sesle. "Çünkü ahlak, sonradan öğrenilen bir şey değildir; ya içinizde vardır ya da hiç olmamıştır. Sadece pazartesi sabahı o çok övündüğünüz Karahanlı Şirketler Grubu'na, yani benim şirketimin merkez binasına geldiğinizde, insan kaynaklarına bu kartviziti göstermenizi istiyorum."
Genç adam, bu sözler üzerine cebindeki kartı çıkarıp alaycı bir şekilde göz ucuyla baktı. Ancak kartın üzerindeki o kabartmalı altın yaldızlı harfleri okuduğu an, yüzündeki o kibirli sırıtış saniyeler içinde donup kaldı. Gözleri fal taşı gibi açıldı, rengi anında kâğıt gibi bembeyaz oldu. Titreyen elleriyle kartı yanındaki arkadaşlarına gösterdiğinde, üçünün de nefesi aynı anda kesildi. Boğazlarına koca bir yumruk oturmuştu. Kartta şu yazıyordu: Kerem Karahanlı - Karahanlı Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı.
O çok güvendikleri, hayatlarını kurtaracağını sandıkları o devasa imparatorluğun sahibi, az önce otobüste hamile bir kadını aşağılayıp "dayı" diye dalga geçtikleri o sessiz adamın ta kendisiydi! Sade giyimi ve mütevazı tavrıyla halkın arasına karışmış bir patrondan kendi infazlarını almışlardı.
Kerem, onların o dehşet içindeki, küçülmüş yüzlerine son bir kez, sadece acıyarak baktı. "Pazartesi günü zahmet edip o plazaya gelmeyin," dedi soğuk bir sesle. "Çünkü benim şirketimde zekaya, diplomaya veya kibre değil; her şeyden önce insan olmaya değer verilir. Bir anneye saygısı ve merhameti olmayanın, hiçbir şirkete ve topluma katacağı bir değer olamaz. Kariyeriniz, o koltuktan kalkmadığınız an sona erdi."
Otobüs bir sonraki durakta yavaşça durduğunda Kerem, yüzlerce yolcunun hayranlık dolu, sessiz bakışları arasında kapıya yöneldi ve otobüsten indi. Arkasında ise sadece bir koltuk için insanlıklarını satan, hayatlarının en büyük fırsatını kendi elleriyle çöpe atan, utanç ve devasa bir pişmanlık içinde donup kalmış üç zavallı genç bırakmıştı. Çünkü hayat, insanın karakterini en beklemediği anda, en sıradan sahnelerde sınayan kusursuz bir teraziydi.