Polis, anne ve babama ikiz kız kardeşimin öldüğünü söyledi. Aradan 68 yıl geçti… ve bir gün, bana tıpatıp benzeyen bir kadınla karşılaştım.

Torunumun derste olduğu bir sabah yürüyüşe çıktım. Hava serindi, gökyüzü açık, sokaklar sakindi. Köşedeki küçük kafeyi görünce içeri girdim. Sıraya girdim, menüye bile bakmadan “sade kahve” diye geçirdim içimden. O sırada bir ses duydum—boğazımdan çıkmış gibi, ama ben konuşmuyordum.

“Teşekkür ederim,” dedi biri.

Tezgâhtaki kadın kahvesini alıp arkasını döndüğünde dünya bir an durdu. Aynı yüz. Aynı çizgi. Aynı bakış. Aynı yaş. Sanki yıllardır taşıdığım yüz, başka bir bedende karşıma dikilmişti.

Dizlerimin bağı çözüldü. Mantığım “mümkün değil” diyordu, kalbim “işte burada” diye vuruyordu. Kadın kalabalığın içinden geçip çıkıp gidecek diye korktum; bu korku beni hareket ettirdi. Yanına yaklaştım, omzuna titreyen parmaklarımla dokundum.

Döndü. Göz göze geldik. Onun gözlerinde de aynı panik, aynı şaşkınlık vardı; sanki o da aynaya çarpmıştı.

“Allah’ım…” dedim, sesim çatladı. “Hatice?”

Kadın bir adım geri çekildi. Kahvesi elinde titredi. “Ben… benim adım Hatice değil,” dedi. “Ama… siz kimsiniz?”

“Ben…” Dilim düğümlendi. “Ben… seni yıllar önce kaybettim.” O anda ne anlattığımı ben de bilmiyordum. Sadece içimde biriken her şey bir anda ağzımdan dökülmek istiyordu. “Benim ikizim vardı. Hatice. Beş yaşındayken kayboldu.”

Kadının yüzü bembeyaz oldu. “Ben… ben de evlatlık verilmişim,” dedi kısık bir sesle. “Bunu geç öğrendim. Dosyalarıma ulaşamadım. Kim olduğumu bilmiyorum. Sadece… küçükken ormanla ilgili kabuslar görürdüm.”

Kafenin gürültüsü uzaklaştı; sanki ikimizin etrafında bir sessizlik çemberi oluştu. Oturduk. Masaya iki kahve geldi; hangisinin kime ait olduğu bile önemsizdi.

“Benim adım Nermin,” dedi. “Hatice değil. Ama yıllardır bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum.” Sonra çantasından eski, sararmış bir kâğıt çıkardı. “Bunu annem—yani beni büyüten kadın—ölmeden önce verdi. ‘Bunu sakla, bir gün lazım olur’ dedi.”

Kâğıtta silik bir karalama vardı: Bir çocuk adı ve bir tarih. Tarih, benim hatırladığım yıla yakındı. Ad ise… “Hatice” değildi. Ama aynı evin, aynı mahallenin adı geçiyordu. Kâğıdı tutarken parmak uçlarım uyuştu.

“Biliyor musun,” dedim, “bizim evde cenaze olmadı. Ben hiç mezar görmedim. Ailem konuşmadı.” Bu cümleyi söylerken ilk kez, yıllardır içimde taşıdığım şüpheyi seslendirmiş oldum. “Belki… belki de sana ‘öldü’ dediler.”

Nermin’in gözleri doldu. “Benim de en büyük korkum bu,” dedi. “Birileri hayatımı benim yerime yazmış.”

O gün birlikte dışarı çıktık. Adresler konuşuldu, eski mahalle, eski okul, eski komşular… Benim için her şey bir hayal gibiydi; ama hayalin içinde somut bir şey vardı: Nermin’in yüzü. O yüz, kaybettiğim kız kardeşimin yokluğunu doldurmuyordu; yokluğun üstündeki kapıyı aralıyordu.

Akşam torunuma döndüğümde, yıllardır ilk defa içimde garip bir sakinlik vardı. “Anneanne iyi misin?” dedi. “Biraz… şaşkınım,” dedim. “Ama iyi.”

Ertesi gün Nermin’le yeniden buluştuk. Karar verdik: Bu hikâyeyi yarım bırakmayacağız. Resmî kayıtları bulacağız, geçmişi kurcalayacağız, gerekiyorsa DNA testi yapacağız. Bir isim üzerinde anlaşamadık belki; ama bir gerçekte anlaştık: İnsan geçmişini bilmeden tamamlanmıyor.

Ben yıllarca Hatice’yi “ölü” sanarak yaşadım. Oysa kaybın en ağır tarafı, cevapsızlıkmış. Nermin’le karşılaşınca anladım: Bazı kapılar yıllar sonra açılır, ama açıldığında içeriye sadece acı dolmaz; nefes de girer.

O gün kafeden ayrılırken Nermin elimi tuttu. “Beni bulduğunuz için teşekkür ederim,” dedi.

“Hayır,” dedim. “Ben seni bulmadım. Biz birbirimizi bulduk.”

Ve ilk kez, 68 yıl sonra, içimdeki o eksik parça sadece sızlamadı; konuştu. “Artık yalnız değilsin,” dedi. “Gerçeğe giden yol korkutucu olabilir, ama en azından artık yol var.”

Sonra yürüdük. Aynı adımlarla değil belki, ama aynı ritimle. Çünkü bazı bağlar kopsa bile kaybolmuyor; sadece bulunacağı günü bekliyor.
Reklamlar