“Ve birkaç saniye sonra avukatın söylediği tek bir cümle, odadaki herkesin yüzündeki ifadeyi tamamen değiştirdi.”
Avukat gözlüğünü düzeltti, önümde açık duran ahşap kutuya baktı ve sakin bir sesle,
“Haluk Bey servetini size bırakmadı,” dedi.
O an karşı koltukta oturan kızı Bige’nin yüzünde zafer kazanmış gibi bir ifade belirdi.
Yanındaki ağabeyi Tuna ise arkasına yaslanıp derin bir nefes verdi.
Sanki aylardır bekledikleri cümleyi sonunda duymuşlardı.
Bige dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi gizlemeye bile çalışmadan bana baktı.
“Sana söylemiştim.”
Ben hiçbir şey söylemedim.
Zaten o anda para düşünecek halde değildim.
Kutunun içinde sararmış birkaç zarf, eski bir anahtar ve Haluk’un el yazısıyla yazılmış küçük bir not vardı.
Notu elime aldım.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Bunu okuduğunda ben olmayacağım. Ama umarım artık kendine, benim sana baktığım gibi bakmayı öğrenmişsindir.”
Boğazım düğümlendi.
Bige sabırsızca avukata döndü.
“Peki servet kime kaldı?”
Avukat masasının çekmecesinden kalın bir dosya çıkardı.
“Haluk Bey’in mal varlığının büyük bölümü iki çocuğuna bırakıldı.”
Bige rahatlamış gibi gülümsedi.
Tuna ise hemen öne eğildi.
“Büyük bölümü mü?”
Avukat başını salladı.
“Evet.”
Odadaki hava yeniden değişti.
Avukat devam etti:
“Şirket hisselerinin yüzde kırkı, yatırım hesaplarının bir kısmı ve şehir dışındaki iki mülk size kalıyor.”
Tuna kaşlarını çattı.
“Peki ev?”
Avukat bana baktı.
“Ev hanımefendiye ait değil.”
Bige kahkaha attı.
Bu kez gerçekten içim acıdı.
Haluk’un ölümünden sonra bir insanın gözümün içine baka