SERVETİ İÇİN BENDEN 30 YAŞ BÜYÜK BİR ADAMLA EVLENDİM — CENAZESİNDEN SONRA AVUKATI BANA BİR KUTU UZATIP,

baka böylesine sevinmesi beni şaşırtmıştı.

Ama avukat henüz sözünü bitirmemişti.

“Çünkü ev zaten yıllar önce satıldı.”

Üçümüz birden ona baktık.

Bige’nin yüzü dondu.

“Ne demek satıldı?”

Avukat dosyadan bir belge çıkardı.

“Haluk Bey konağı iki yıl önce kendi kurduğu vakfa devretti.”

“Ne vakfı?”

“Eşini kaybetmiş, borç içinde yaşayan ve barınma riski bulunan kadınlara geçici konut sağlayan bir vakıf.”

Kalbim hızlandı.

Avukat bana baktı.

“Vakfın adı da sizin adınıza kurulmuş.”

Bir an nefes alamadım.

“Benim haberim yoktu.”

“Olmasını istemedi.”

Tuna sinirlenerek ayağa kalktı.

“Babam aklını mı kaçırmıştı? Milyonluk evi bir vakfa mı verdi?”

Avukat sakinliğini bozmadı.

“Haluk Bey bunu tamamen kendi isteğiyle yaptı.”

Bige öfkeyle bana döndü.

“Bunu sen yaptırdın!”

“Ben hiçbir şey bilmiyordum.”

“Yalan söylüyorsun!”

Avukat sertçe,

“Bige Hanım,” dedi. “Babanız bütün işlemleri sizin üvey annenizden habersiz yaptı.”

O kelime beni garip biçimde etkiledi.

Üvey anne.

Bige benden yalnızca birkaç yaş küçüktü ve hiçbir zaman beni ailesinden biri olarak görmemişti.

Belki de görmesini beklemek hataydı.

Avukat elindeki dosyayı kapattı.

“Ancak toplantının asıl nedeni bunlar değil.”

Tuna tekrar yerine oturdu.

“Başka ne var?”

Avukat kutunun içindeki eski anahtarı işaret etti.

“Haluk Bey bu anahtarın neyi açtığını yalnızca hanımefendiye açıklamamı istedi.”

Bige itiraz etti.

“Biz burada neden oturuyoruz o zaman?”

“Çünkü babanız sizin de görmenizi istedi.”

Avukat bana küçük bir adres uzattı.

Şehrin eski semtlerinden birindeydi.

Tanıdığım bir yer değildi.

“Oraya gitmenizi istedi.”

Tuna alaycı bir sesle,

“Bir depo falandır,” dedi.

Avukat cevap vermedi.

Yarım saat sonra hep birlikte arabalarımıza binip verilen adrese doğru yola çıktık.

Yol boyunca Haluk’la geçirdiğim son haftaları düşündüm.

Hastanede elimi tutuşunu.

Gece uyuyamadığında bana gençliğini anlatmasını.

Bir keresinde ansızın,

“İnsan öldüğünde geriye ne bıraktığından çok, kime ne hissettirdiği kalıyor,”

demesini.

O zaman hastalığın verdiği duygusallık sanmıştım.

Şimdi ise her cümlesinin bilinçli olduğunu anlamaya başlıyordum.

Adres bizi eski bir apartmanın önüne çıkardı.

Avukat önden yürüdü.

Üçüncü kata çıktık.

Kapının önünde durunca cebimdeki anahtarı çıkardım.

Anahtar kilide tam oturdu.

Kapıyı açtığımda karşıma küçük ama bakımlı bir daire çıktı.

Salonun ortasında tek bir masa vardı.

Masanın üzerinde onlarca fotoğraf duruyordu.

Yaklaştığımda dizlerimin bağı çözüldü.

Fotoğraflardaki kişi bendim.

Ama çoğu Haluk’la tanışmadan önce çekilmişti.

Birinde çalıştığım kafeden çıkıyordum.

Bir diğerinde eski apartmanımın önündeydim.

Başka bir fotoğrafta yağmur altında otobüs bekliyordum.

“Bunlar ne?”

Avukat derin bir nefes aldı.

“Haluk Bey sizi yardım gecesinden önce de tanıyordu.”

Başımı ona çevirdim.

“Nasıl yani?”

Avukat masadaki eski bir fotoğrafı aldı.

Fotoğrafta genç bir kadın vardı.

Kadının yüzünü görünce donup kaldım.

Anneme benziyordu.

Ama fotoğraf çok eskiydi.

“Bu kim?”

Avukat cevap verdi.

“Haluk Bey’in ilk eşi.”

Elim ağzıma gitti.

“Hayır…”

Fotoğrafın arkasında bir isim yazıyordu.

Lale.

Annemin adı da Lale’ydi.

Ama benim annem ben on iki yaşındayken ölmüştü.

Avukat ağır ağır konuştu.

“Haluk Bey’in ilk eşi sizin anneniz değildi. Ancak ikiz kardeşiydi.”

Dünya başıma yıkılmış gibi oldu.

Annemin ikiz kardeşi olduğunu hiç bilmiyordum.

“Annem neden bana söylemedi?”

“Çünkü iki kardeş yıllarca görüşmedi.”

Haluk’un eşi genç yaşta bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Annem ise ailesiyle yaşadığı büyük bir tartışmanın ardından başka bir şehre taşınmış, geçmişiyle bağını koparmıştı.

Haluk yıllar sonra beni tesadüfen bulmuştu.

İlk başta uzaktan takip etmişti.

Hayatımın ne kadar zor olduğunu öğrenmiş ama doğrudan karşıma çıkmaya cesaret edememişti.

Yardım gecesinde karşılaşmamız ise tamamen tesadüf değildi.

O gece özellikle oraya gelmişti.

Bige öfkeyle,

“Yani onunla akrabaydın diye mi evlendi seninle?”

Avukat başını iki yana salladı.

“Hayır. Haluk Bey bunu ona evlenmeden önce söylemedi. Çünkü annesiyle ilgili geçmişi kullanarak kendisine yaklaşmasını istemedi.”

Masadaki son zarfı açtım.

İçinden Haluk’un uzun bir mektubu çıktı.

Ellerim titreyerek okumaya başladım.

“Beni ilk tanıdığında para yüzünden yanımda olduğunu biliyordum. Bundan sana hiç kızmadım. Çünkü insanın korkuyla yaşarken verdiği kararları yargılamak kolaydır. Zor olan, o insanın neden korktuğunu anlamaktır.”

Gözlerim doldu.

“Ben de hayatım boyunca paranın her şeyi çözdüğünü sandım. Çocuklarıma para verdim ama zaman vermedim. Eşimi kaybettikten sonra evimin büyüklüğü arttı, yalnızlığım da onunla birlikte büyüdü.”

Bige sessizleşmişti.

Tuna başını eğmişti.

Okumaya devam ettim.

“Sen hayatıma geldiğinde bana yeniden birinin çayını nasıl içtiğini, geceleri neden uyuyamadığını, hangi şarkıyı sevdiğini merak etmeyi öğrettin.”

Artık kelimeleri zor seçiyordum.

“Bu yüzden sana servetimi bırakmadım. Çünkü sana verdiğim en büyük şeyin para olmasını istemedim.”

Mektubun altında ikinci bir belge vardı.

Avukat onu bana uzattı.

Bir banka hesabıydı.

İçinde uçuk bir servet yoktu.

Ama hayatım boyunca rahat yaşayabileceğim kadar para vardı.

Bunun yanında vakfın yönetim hakkı bana bırakılmıştı.

Avukat,

“Haluk Bey sizin çalışmaya devam etmenizi değil, isterseniz başka insanların hayata yeniden başlamasına yardım etmenizi istedi,” dedi.

Bige bir anda ağlamaya başladı.

“Bize neden böyle yaptı?”

Avukat ona baktı.

“Size de düşündüğünüzden fazlasını bıraktı.”

“Para mı?”

“Hayır.”

Masanın altındaki iki küçük kutuyu çıkardı.

İkisinin içinde de Haluk’un çocuklarına yazdığı mektuplar vardı.

Tuna mektubunu açtı.

İlk satırı okuduğu anda yüzü değişti.

Bige de kendi mektubuna baktı.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonunda Bige bana doğru döndü.

“Babam… senden gerçekten bahsetmiş.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Bize kızgın değildi,” dedi ağlayarak. “Sadece… bizi kaybettiğini düşünüyormuş.”

Tuna pencerenin önüne gidip uzun süre dışarı baktı.

O gün o odadan kimse zenginleşmiş gibi çıkmadı.

Ama hepimiz biraz değişmiş halde çıktık.

Aylar sonra vakfı gerçekten faaliyete geçirdim.

İlk gelen kadın otuz dört yaşındaydı.

İki çocuğuyla birlikte kalacak yer bulamamıştı.

Bana,

“Ne kadar süre burada kalabiliriz?”

diye sordu.

Eskiden olsa kira miktarını, faturaları veya masrafları düşünürdüm.

O gün ise Haluk’un yıllar önce bana söylediği şeyi hatırladım.

“Ayakların çok ağrıyor mu?”

Bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük paralar değildir.

Bazen birinin gerçekten seni görmesidir.

Kadına gülümsedim.

“Kendini toparlayana kadar.”

Yıllar sonra bile Haluk’un bana bıraktığı kutuyu sakladım.

İçinde artık ne banka belgesi vardı ne de anahtar.

Sadece mektubu duruyordu.

Çünkü sonunda onun ne demek istediğini gerçekten anlamıştım.

Ben serveti için kendimden otuz yaş büyük bir adamla evlenmiştim.

Ama o bana öldüğünde servetinden çok daha değerli bir şey bırakmıştı.

İlk kez, sahip olduklarımın değil, başkasına ne bırakabildiğimin insanı zengin yaptığını öğrenmiştim.

Ve Haluk gerçekten sözünü tutmuştu.

Bana tam olarak hak ettiğim şeyi değil…

Bir gün hak etmeyi öğrenebileceğim hayatı bırakmıştı.
Reklamlar