“Kapıyı açmaya çalışma Rüya. Senin için artık çok geç.”
Kocamın araçtan çıkmadan önce bana söylediği son sözler bunlardı. Karadeniz Sahil Yolu’nda ilerlerken birkaç saniye içinde her şey altüst oldu. Arka koltukta, on beş yıl önce anne ve babamızı kaybettiğimiz o felaket kazadan beri tekerlekli sandalyeye mahkûm olan ağabeyim Tarık oturuyordu. Kocam Serkan direksiyon hâkimiyetini kaybetti; ya da o panik anında ben safça buna inandım. Ağır araç bariyerleri aşarak hızla derin sulara gömüldü.
Ayıldığımda soğuk su bileklerime kadar yükselmişti. “Serkan! Kapı açılmıyor!” diye çığlık attım. Beni hiç duymamış gibi emniyet kemerini çözdü, camı açtı ve soğukkanlılıkla kendini akıntıya bıraktı.
“Tarık hâlâ arkada!” diye bağırdım. Dönüp bakmadı bile. Kemerimi çözmeye çalıştım ama kilit mekanizması sıkışmıştı. Parmaklarımı deri koltuğun altına soktuğumda, birinin kemerimi çelik gövdeye kalın bir telle sıkıca bağladığını fark ettim. O an anladım: Bu bir kaza değil, planlı bir cinayetti.
Dondurucu su göğsüme ulaştığında kıyıya baktım. Serkan şemsiyenin altında bekleyen hamile üvey kız kardeşim Pelin’e sarılıyordu. Üç yıllık kocam, her gece bana sarılan, İzmir’deki aile tersanemizin işleri yüzünden çok yorulduğumu söyleyerek elleriyle sıcak süt içiren adam, ben boğulurken gülümsüyordu.
Genç delikanlı
Yatma şekliniz
Kanserli hücreyi intihara sürükleyen süper baharat!