İlyas bundan memnun olmuştu. Bu kez göğsünü öne çıkarıp omuzlarını geriye attı. “Peki böyle göğüs kasları var mıydı?”
Ferhunde yine başını salladı. “Yoktu.”İlyas’ın gururu iyice kabardı. Bu kez pantolonunun paçalarını hafifçe sıvadı ve baldırlarını gösterdi. “Böyle güçlü bacaklar?”
Ferhunde dudaklarını büzerek, “Yoktu,” diye cevap verdi.
İlyas gülümsedi. “Demek rahmetli eşin benim gibi güçlü değilmiş.”
Ferhunde ilk başta buna gülüp geçmek istedi. Fakat İlyas durmak bilmiyordu. Kollarını sıktı, bileklerini gösterdi, omuzlarını kabarttı. Her defasında aynı soruyu soruyordu.
“Senin terzinde böyle kollar var mıydı?”
“Yoktu.”
“Böyle bilekler?”
“Yoktu.”
“Böyle omuzlar?”
“Yoktu.”
İlyas artık kendisini mahallede demir döven en güçlü adam değil, sanki dünyanın en büyük pehlivanı sanıyordu. Yatağın kenarına oturup ellerini beline koydu.
“Gördün mü?” dedi. “Senin rahmetli kocanda bunların hiçbiri yokmuş. Şimdi anladın mı neden benimle evlendiğini?”
Ferhunde bir süre sustu. Sonra yüzünde sakin bir gülümseme belirdi.
“Bir dakika bekler misin?” dedi.
İlyas şaşkın şaşkın baktı. “Neden?”
Ferhunde odanın köşesindeki sandalyeye gidip eski bir mezura aldı. Yavaşça geri döndü.
“Ne yapacaksın onunla?”
“Seni ölçeceğim.”
İlyas bundan hiç rahatsız olmadı. Hatta daha da gururlandı.
“Ölç bakalım. Bakalım ne çıkacak.”
Ferhunde önce kolunu, sonra omzunu, sonra belini ve baldırını ölçtü. İlyas her ölçümde biraz daha dikleşiyordu. Sonunda Ferhunde mezurayı katlayıp eline aldı.
“Nasıl?” diye sordu İlyas.
Ferhunde başını salladı. “Fena değil.”
İlyas kahkaha attı. “Ben sana demiştim.”
Ferhunde birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, “Ama bir şeyi eksik ölçtüm,” dedi.
İlyas meraklandı. “Neyi?”
Ferhunde parmağıyla onun başını işaret etti.
“Şurayı.”
İlyas bir an ne diyeceğini bilemedi.
Ferhunde ciddi bir ifadeyle devam etti: “Sen bütün gece kollarını, bacaklarını, omuzlarını anlatıyorsun. Peki insanın aklını ve kalbini ölçen bir mezura olsaydı, sence sende kaç santim çıkardı?”
İlyas’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Ferhunde bu kez daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Bak İlyas, ben yeniden evlenirken güçlü bir adam aramadım. Zaten tek başıma hayatın her türlü zorluğuna karşı mücadele ettim. Ben beni anlayacak, bana saygı gösterecek ve yanımda huzur bulacağım bir insan aradım.”
İlyas başını öne eğdi. İlk kez söylediklerinin biraz çocukça olduğunu fark etmişti.
Ferhunde devam etti: “Rahmetli eşim terziydi. Evet, senin gibi güçlü değildi. Demir dövemezdi, ağır yük kaldıramazdı. Ama onun başka bir gücü vardı.”
İlyas merakla sordu: “Neymiş o?”
Ferhunde gülümsedi.
“İnsanların ölçüsünü bilmek.”
İlyas kaşlarını kaldırdı. Ferhunde sözünü sürdürdü: “Terzi olan biri, kumaşı kesmeden önce ölçü alır. Kimin neye ihtiyacı olduğunu anlamadan elindeki kumaşı makasla kesmez. Sen ise bu gece benim ne istediğimi sormadan kendi gücünü göstermeye başladın.”
İlyas birkaç saniye düşündü. Sonra kahkahayı bastı.
“Demek ben bu gece demirci gibi davranmışım.”
Ferhunde de gülmeye başladı.
“Evet. Her şeyi çekiçle çözmeye çalışmışsın.”
İlyas başını salladı. “Haklısın.”
O gece uzun uzun konuştular. İlyas, çocukluğundan beri güçlü olduğu için insanların ona hep “Sen kuvvetlisin, sen becerirsin,” dediğini anlattı. Zamanla gücünü göstermekten hoşlanmaya başladığını itiraf etti. Ferhunde ise yıllarca insanların kendisi hakkında konuşmasından ne kadar yorulduğunu anlattı.
Sabaha karşı ikisi de birbirlerine bakıp gülümsedi. O geceden sonra İlyas artık kendini ispatlamak için sürekli kaslarını göstermedi.