"Zeliha Hanım’a mavi dikişleri sorun," dedi adam. Sesi yaşlı değildi ama yorgundu. "Kutuyu ben bıraktım. Bebeklere o elbiseleri giydirmeyin. Yakaların içinde saklı bir şey olabilir. Ben hastanenin alt katındaki kafeteryadayım. Adım Kerem."
Telefon kapandığında avucumun içi buz kesmişti. Birkaç saniye yerimde öylece kaldım. Sonra doğruca Zeliha’nın odasına gittim. Hâlâ solgundu ama gözleri açıktı. Kapıyı kapatır kapatmaz, "Beni korkutma artık," dedim, sesimi alçaltmaya çalışsam da öfkem belliydi. "Kerem diye biri aradı. Mavi dikişleri senden sormamı söyledi. Bu işin içinde ne var?"
Zeliha gözlerini tavana dikti. O yaşlı, inatçı kadının yüzünde ilk kez çocuk gibi savunmasız bir ifade gördüm. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonunda, "Kerem... Kamuran’ın oğludur," dedi. "Kırk iki yıldır görmediğim ablamın oğlu."
Şaşkınlıktan bir adım geri çekildim. Berrak evlenirken bile Zeliha’nın ailesinden neredeyse hiç kimseyi görmemiştik. Kocasından, oğlundan, komşularından söz ederdi ama bir ablası olduğundan yalnızca bir kez, o da yarım ağızla bahsetmişti. "Bu elbiseler ne?" diye sordum. "Neden görünce bayıldın?"