Fotoğrafı elime aldığımda kalbim göğüs kafesimi kırıp çıkacakmış gibi atmaya başladı. Fotoğraftaki çocuk on sekiz yaşındaydı. Gözleri, saçlarının dalgası, çene yapısı… Aşağıda, arka bahçede arkadaşlarıyla gülüşen ikizlerimin tıpatıp aynısıydı. Bir damla yaş süzülüp fotoğrafın kenarına düştü. O yaşıyordu. Benim küçük oğlum, üçüzlerin kayıp parçası hayattaydı.
Notun geri kalanını okumak için yaşlı gözlerimi kırpıştırdım:
“Hastanede yattığım o gece, annen ve doktor bir anlaşma yapmış. Çocuğu olmayan, çok zengin ama çaresiz bir aileye beni satmışlar. Annen onlara üç çocuğa bakamayacağınızı, bunun sizi mahvedeceğini söylemiş ama asıl sebep, o ailenin annene ödediği yüklü miktardaki paraymış. Beni büyüten ailem bana hep iyi davrandı ama gerçekleri saklayamadılar. Geçen hafta her şeyi öğrendim. Bugün reşit oldum anne. Artık o kadının beni veya büyüten ailemi tehdit etmesine izin vermeyeceğim. Arka bahçedeki büyük meşe ağacının dış kısmındayım, sokağın köşesinde seni bekliyorum. Lütfen yalnız gel.”
Odadan dışarı, koridora doğru loş bir sessizlik hakimdi ama pencereden dışarıdan gelen sesler duyuluyordu. Pencereye doğru adeta bir hayalet gibi süzüldüm. Perdeyi hafifçe aralayıp arka bahçeye baktım. Eşim mangalın başında sosisleri çeviriyor, ikizler kendi aralarında şakalaşıyordu.
Ve orada… Bahçe koltuğuna kurulmuş, elinde soğuk limonatasıyla gülümseyen annem oturuyordu. On sekiz yıl boyunca benimle birlikte ağlayan, acımı paylaşıyormuş gibi yapan, kızının hayatını ve torununun geleceğini bir çırpıda çalan o kadın. İçimde filizlenen öfke, on sekiz yıllık yasımın küllerini yakıp kavuran bir ateşe dönüştü.