Kutuyu yatağın altına, kimsenin bulamayacağı bir yere ittim. Gözyaşlarımı sildim ve yüzüme, hiçbir şey olmamış gibi sahte, taş gibi bir ifade yerleştirdim. Merdivenleri yavaşça, her bir basamakta içimdeki gücü toplayarak indim.
Bahçe kapısından çıktığımda, sıcak yaz havası yüzüme vurdu. Annem beni görünce gülümsedi. “Pastayı getirmedin mi hayatım?” diye sordu o tatlı, zehirli sesiyle.
Gözlerinin içine, ruhunun en karanlık köşesini görebiliyormuşum gibi baktım. “Birazdan getireceğim anne,” dedim buz gibi bir sesle. “Önce kapının önüne, çöpleri çıkarmam gerek.”
Bana tuhaf bir bakış attı ama üstelemedi. Kocam ve ikizlerim kendi dünyalarına dalmışlardı, kimse bahçenin dışına doğru yürüyüşümü fark etmedi. Yan kapıdan çıkıp, sokağın köşesindeki büyük meşe ağacına doğru adımlarımı hızlandırdım. Dizlerim titriyordu ama adımlarım kararlıydı.
Ağacın gölgesine yaklaştığımda, sırtı bana dönük, elleri cebinde duran uzun boylu genci gördüm. Ayak seslerimi duyduğunda yavaşça arkasını döndü.
Zaman durdu. Gözleri benimkilerle buluştuğunda, on sekiz yıllık koca bir boşluk anında kapanmıştı. Fotoğraftakinden bile daha çok benziyordu kardeşlerine. Yüzünde hem bir korku, hem de devasa bir umut vardı. Dudakları titredi.
“Anne…?” diye fısıldadı çatallı bir sesle.
Koştum. Bütün o kayıp yılların acısını, öfkesini ve tarifsiz sevgisini kollarıma sığdırarak ona sımsıkı sarıldım. Hıçkırıklarım sokağın sessizliğini bozarken, onun da bana sarıldığını, başını omzuma gömdüğünü hissettim. O benim Kuzey’imdi. Ve artık ailemiz gerçekten tamamlanmıştı. Sırada ise, bahçede limonatasını içen o kadına bu dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek vardı…..