Sınır ötesindeki zorlu askerlik görevim boyunca, tam dört yıl boyunca biriktirdiğim neredeyse 3 milyon lirayı memleketime, ailemin yanına gönderdim. Tozlu koğuşlarda geçirdiğim her zorlu gecede beni hayata bağlayan tek bir hayal vardı: Evime, çok sevdiğim eşim Elif’e kavuşmak.
Birliğim aniden erken izin verince kimseye haber vermedim. Eşime sürpriz yapacak, kapıdan girdiğimde boynuma sarılışını izleyecektim. Bursa’daki evimize vardığımda karşılaştığım manzara büyüleyiciydi: İki katlı, pırıl pırıl beyaz boyalı bir müstakil ev, garajda gıcır gıcır yeni bir araç ve içeride pahalı mobilyalar… Eşime ve aileme huzurlu bir gelecek sağladığım için gurur duydum.
Ancak evin arkasındaki çamurlu bahçeye doğru yürüdüğümde dünya başıma yıkıldı.
Eşim Elif, eski ve paslı bir leğenin yanında, çamurun içinde diz çökmüştü. Sıcak havaya rağmen kafasında kalın bir bere vardı; üzerindeki bol ve yırtık kıyafetlerin içinde bir deri bir kemik kalmıştı. Yere düşüp kırılmış bir tabağın sivri parçalarını titreyen elleriyle toplamaya çalışıyordu.
O sırada üst kattaki açık pencereden kız kardeşim Büşra’nın tiksinti dolu sesi yükseldi:
“O dazlak kadın önemli misafirlerimiz varken çirkin yüzünü dışarı çıkarmasın!”
Elif olduğu yerde donakaldı. Yavaşça başını çevirip bana baktığında gözlerindeki o derin korkuyu gördüm. Dört yıldır hayal ettiğim gibi koşup boynuma sarılmadı; aksine dehşet içinde gerileyerek elleriyle kafasını kapattı.