Birden geçmişteki küçük anlar gözümün önünden geçti. Bana uzun uzun bakışları. Okuldan mezun olduğum gün uzaktan izleyişi. Çocuklarım doğduğunda gözlerindeki garip sevinç. Hepsi şimdi anlam kazanıyordu.
Öfke, şaşkınlık ve derin bir hüzün birbirine karıştı. Neden bana hiç söylememişti? Belki birlikte daha çok zaman geçirebilirdik. Belki ona “baba” diyebilirdim.
Ama sonra annemin yüzünü hatırladım. Hayatının ne kadar zor geçtiğini… Belki de gerçekten beni korumak istemişlerdi. Gerçek bazen özgürleştirmez; yıkar.
Kutuyu kapattım. Belgeleri yeniden yerleştirdim. Uzun süre elma ağacının altında oturdum. Rüzgâr dalları hışırdatıyor, güneş yavaşça yükseliyordu.
O an bir karar verdim.
Bu sırrı kimseye söylemeyecektim.
Zeynep’e, çocuklarıma, mahalleye… Hiçbirine. Çünkü Bay Kemal’in bana bıraktığı miras yalnızca kan bağı değildi; fedakârlıktı. Beni uzaktan sevmenin, sahip olmadan korumanın ağır bedeliydi.
Akşam eve döndüğümde çocuklar bahçede oynuyordu. Onlara baktım. Bir babanın varlığı, yalnızca aynı çatı altında olmak değildi; bazen bir adım geride durup hayatın düzgün akmasını sağlamaktı.
Ertesi gün Bay Kemal’in mezarına gittim. Toprağa küçük bir elma fidanı diktim.
Başımı eğip fısıldadım: “Hoşça kal… baba.”
İçimdeki boşluk tamamen dolmadı. Ama artık kim olduğumu daha iyi biliyordum. Hayatım sandığım kadar sıradan değildi. Ve bazen en büyük sırlar, en sessiz insanlar tarafından taşınırdı.
Elma ağacı rüzgârda hafifçe sallanırken, kırk yıllık bir sır nihayet toprağın üstüne çıkmıştı. Ama gerçek, bağırarak değil; fısıldayarak yerini bulmuştu.