“Eğer doğruysa… hayatım altüst olacaktı. Eğer yanlışsa… yine de korktum. Seni suçlamak istemedim ama zihnim durmadı.”
Tam o sırada telefonum çaldı. Hastaneydi.
Titreyen ellerle açtım. Doktor net konuşuyordu:
“Önceki testte laboratuvar kaynaklı bir etiketleme hatası olmuş. Sonuçlar doğrulandı. Her şey normal. Bebeğinizle genetik uyum tam.”
Telefon elimden kayacak gibi oldu. Emre’ye baktım.
Gerçek buydu.
Bir laboratuvar hatası. Bir gecelik panik. Ve onun seçimi.
Emre gözlerime umutla baktı. “Gördün mü? Yanlışmış. Defne, lütfen eve dönelim. Her şeyi telafi edeceğim.”
Uzun süre konuşamadım. İçimde iki ses vardı. Biri “O da korktu” diyordu. Diğeri “En zayıf anında seni kapının önünde bıraktı.”
“Emre,” dedim sonunda sakin bir sesle, “ölüm kalım meselesi dediğin şey bir test sonucu değildi.”
Yüzü soldu.
“Ölüm kalım meselesi güvendi. Dün gece sen o güveni öldürdün.”
Sessizlik çöktü.
“Eylül senin kızın. Bundan şüphe duymadım. Ama bir kriz anında kimin yanında durduğunu gördüm. Ben kapının önündeyken sen içeride saklandın.”
Gözlerinden yaşlar aktı ama bu kez içim yumuşamadı.
“Şimdi hemen boşanma kararı vermiyorum,” dedim. “Ama eve dönmeyeceğim. En azından şimdilik. Eğer bu aileyi istiyorsan, güveni yeniden inşa edeceksin. Çünkü baba olmak sadece biyoloji değil. Cesaret meselesi.”
Emre başını eğdi.
O gün anladım ki gerçek ölüm kalım meselesi kan bağı değil, karakterdi. Ve bir ailenin temeli korkuyla değil, güvenle atılırdı.
Eylül kucağımda huzurla uyurken, ilk kez gerçekten güçlü hissettim. Çünkü artık kapının dışında kalan ben değildim.
Kapıyı kapatan oydu. Ve o kapıyı yeniden açıp açmayacağına karar verecek olan bendim.