Yıllarca kocam bana yalvardı: “Ayşe, ne olur bana söz ver… garaja asla girmeyeceksin.” Sessiz bir öğleden sonra o sözü bozdum.

“Ayşe…” dedi. “Buraya girmemeni söylemiştim.”

Duvardan bir tabloyu aldım, titreyen ellerimle ona doğru uzattım.
“O kim?” Sesim çatladı. “Bunca yıl… bunca yıl… beni mi aldattın? Bu senin… başka birin mi?”

Mehmet poşeti yere bıraktı. Bir adım attı, elimi tutmak istedi. Geri çekildim. İçimde biriken kırgınlık, korku ve öfke tek bir şeye dönüşmüştü: “Gerçeği söyle.”

Mehmet derin bir nefes aldı. Gözleri doldu.
“Uzun bir hikâye,” dedi. “Ve inanmakta zorlanabilirsin… ama bilmeye hakkın var.”

Atölyenin ortasındaki eski tabureye oturdu. Ben ayakta kaldım. Sanki bacaklarım bana ait değildi.

“İlk portreyi,” dedi, “evlendiğimiz yıl çizdim. Fabrikadan çıkmıştık. Saçında o kırmızı fuları takıyordun. Bana dönüp gülmüştün… O an aklımdan geçti: ‘Bunu kaybetmek istemiyorum.’”

Gözlerimi kısıp tabloya baktım. Kadının yüzüne… burnuna… gülüşüne… Bir şimşek gibi bir tanıdıklık çarptı ama ardından yeniden karardı. Sanki zihnim bir şeyi tutmak istiyor, ama avuçlarımdan kaydırıyordu.

Mehmet devam etti:
“Sen yıllar boyunca değiştin. Hepimiz değiştik. Ama bir gün… senin aynaya bakıp ‘Ben yaşlanmışım’ dediğini duydum. Sesin öyle kırılmıştı ki… O gece garaja indim ve seni çizdim. Çünkü ben seni yaşlandığın için değil, yaşlandığın hâlinle daha da sevdim.”

Boğazım düğümlendi. “Ama… neden sakladın?” diyebildim.

Mehmet gözlerini kaçırdı. “Çünkü son yıllarda…” dedi, kelimeleri seçerek, “bazı günler kendini tanımadığını gördüm, Ayşe. Fotoğraflara bakıp ‘Bu kim?’ dediğin günler oldu. Çocukların isimlerini karıştırdığın… aynı soruyu arka arkaya sorduğun…”

Utançla yüzüm kızardı. İçimde bir şey “Hayır, o kadar da değil” diye bağırmak istedi, ama içimdeki başka bir şey sessizce “Evet” dedi.

Mehmet, dizlerinin üzerinde duran eski bir defteri açtı. İçinden küçük notlar çıktı. Her notun üstünde bir tarih vardı.

“Doktorun söylediği kelimeyi duymak istemedim,” dedi. “Ama ben gördüm. Sen yavaş yavaş anıların ipini kaçırırken… ben seni tutmak istedim. Resimler… benim ipim oldu. Her yıl bir portre çizdim ki, bir gün sen ‘Ben kimdim?’ diye sorarsan… sana göstereyim diye.”

“Peki garaja neden girmemi istemedin?” dedim, sesim daha yumuşak, daha kırık.

Mehmet’in dudakları titredi.
“Çünkü bu resimler bir sürpriz değildi,” dedi. “Bir sığınaktı. Senin için değil… benim için. Sen unutunca ben dayanamadım. Seni üzmekten korktum. Kendini resimlerde görüp… ‘Ben bu muyum?’ diye sormandan korktum. İçin acır diye korktum. O yüzden ‘girmeni istemiyorum’ dedim.”

Bir an sessizlik oldu. Garajın içinde sadece saat tıkırtısı gibi, uzaktan gelen sokak sesi gibi bir boşluk.

Sonra Mehmet yerden bir tablo kaldırdı. Üstünde tarih yazıyordu: “2022.” Kadın yaşlıydı ama gözlerinde tanıdık bir sıcaklık vardı. Yüz çizgileri, benim aynada görmemeyi seçtiğim çizgilerdi. Ama gülüş… gülüş aynıydı.

Mehmet tabloyu bana uzattı.
“Bu sensin, Ayşe,” dedi. “Hep sendin.”

O an zihnimde bir kapı açıldı sanki. Bayram sabahları… çocukların gülüşü… Mehmet’in işten gelişindeki yorgun gözler… mutfakta unuttuğum tencere… ve Mehmet’in sessizce elini uzatıp beni koruyuşu… Hepsi birer birer yerine oturdu.

Tabloya baktım, sonra ellerime… Sonra Mehmet’e.

“Ben…” dedim, kelime boğazımda kaldı. “Ben seni suçladım.”

Mehmet ayağa kalktı, artık yaklaşmasına izin verdim. Ellerimi tuttu.
“Suçlama,” dedi. “Korktun. Ben de korktum.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Garajın duvarlarındaki yüzler bir anda yabancı olmaktan çıktı. Hepsi benim bir hâlimdi: gençliğim, anneliğim, yorgunluğum, sevincim… Ve hepsinin karşısında aynı adamın sabrı vardı.

Mehmet, bir çekmeceden küçük bir tablo daha çıkardı. Boştu. Tertemiz beyaz bir tuval.
“Bunu bugün için sakladım,” dedi. “İstersen… birlikte başlayalım.”

Ben güldüm; ağlayarak güldüm.
“Ben resim yapmayı bilmem,” dedim.

Mehmet, fırçayı avucuma yerleştirdi.
“Ben de ilk kez başladığımda bilmiyordum,” dedi. “Ama sevmeyi öğrendim.”

O gün akşama kadar garajda kaldık. Ben bazen unuttum, bazen aynı soruyu tekrar sordum. Mehmet hiç sıkılmadı. Her seferinde aynı sabırla cevap verdi. Ve her cevabın içinde aynı cümle vardı: “Buradayım.”

Gece yatmadan önce, yıllardır yaptığımız gibi, ışığı kapatmadan önce bana döndü.

“Ayşe,” dedi, “seni seviyorum.”

Bu kez ben de daha sıkı tuttum elini.
“Ben de,” dedim. “Unutsam bile… sen bana hatırlatırsın.”

Ve anladım: Onun sakladığı sır bir ihanet değildi.
Benim eksilmeye başlayan hafızama karşı, sevginin elinde tuttuğu bir hatıraydı.
Reklamlar