Komiser Ferda Ergin el fenerini merdivenlere tuttuğunda beton duvarlarda nemden oluşmuş koyu lekeler gördü. Aşağıdan ağır, küflü bir hava yükseliyordu.
'Arama ekibi gelmeden kimse aşağıya inmeyecek,' dedi.
Doruk kulübenin kapısında bekliyordu. Babası koluna dokundu ama Doruk yerinden kıpırdamadı.
'Ablam orada mı?' diye sordu.
Ferda ona döndü.
'Bunu henüz bilmiyoruz. Ama bulduğumuz her şeyi araştıracağız.'
Yarım saat sonra koruyucu ekipmanlarını giymiş görevliler merdivenlerden indi. İlk kapının ardında küçük bir depo vardı. Paslanmış raflar, boş ilaç kutuları ve eski battaniyeler bulunuyordu.
İkinci kapı daha kalındı.
Üzerinde dışarıdan kapatılabilen metal bir sürgü vardı.
Kapı açıldığında içerideki herkes sustu.
Beton zemine sabitlenmiş eski bir yatak, küçük bir masa, kırık bir sandalye ve duvara asılmış takvim yaprakları vardı.
Yatağın başucunda solmuş mavi bir kurdele duruyordu.
Duvarın bir bölümüne yüzlerce küçük çentik atılmıştı.
Bir köşeye ise titrek harflerle tek kelime kazınmıştı:
NEHİR.
Ferda telsizine uzandı.
'Buradaki bütün eşyalardan örnek alın. Özellikle takvimlerden ve yataktan.'
O sırada başka bir polis, masanın çekmecesinde katlanmış bir kâğıt buldu.