Ağladım.
Her şeyi anlattım. Parça parça, kopuk cümlelerle ama anlattım.
Beni içeri aldı.
O gece küçük, sade bir odada kaldım. Yatağa uzandığımda ilk kez kendimi güvende hissettim.
Ama içimde hâlâ bir soru vardı:
Burada ne yapıyordum?
Ertesi sabah, güneşin ışığı pencereden içeri süzülürken uyandım. Sessizlik… alışık olduğum bir sessizlik değildi. Bu, huzurlu bir sessizlikti.
Günler geçtikçe orada kalmaya devam ettim. Bana kalacak yer verdiler, yemek verdiler… ama en önemlisi, bana saygı gösterdiler.
Kimse bana bağırmadı. Kimse beni küçümsemedi.
İlk başta bu bana garip geldi.
Sanki sürekli tetikteydim. Birinin gelip beni eleştirmesini bekliyordum. Ama kimse gelmedi.
Oradaki kadınlar… farklıydı.
Biri vardı, adı Elif’ti. Benden birkaç yaş büyüktü. Bir gün bana şöyle dedi:
“Buraya gelen herkes bir şeylerden kaçıyor sanır… ama aslında kendine doğru geliyor.”
Bu cümleyi o zaman tam anlayamadım.
Ama zamanla… anlamaya başladım.
Orada çalışmaya başladım. Bahçede, mutfakta, kütüphanede… küçük küçük işler yapıyordum. Her yaptığım şey bana iyi geliyordu. Çünkü ilk kez, yaptıklarım eleştirilmek yerine takdir ediliyordu.
“Ellerin çok becerikli,” dedi bir gün yaşlı kadın.
Şaşırdım.