72 YAŞIMDA YENİDEN EVLENDİM AMA DÜĞÜNÜMDE ÜVEY KIZIMIN KULAĞIMA FISILDADIĞI O KORKUNÇ SIRLA HAYATIM ALT ÜST OLDU

Duyduklarım beynimde birer balyoz etkisi yaratıyordu. Rıza mı? Benim kocam sandığım, şefkatli, nazik, o kilisede tanıştığım dindar ve merhametli adam bir sahtekar mıydı?

"O kaza tesadüf değildi," diye fısıldadı Zeynep etrafına korkuyla bakınarak. "Rıza amcam, tefecilere olan devasa borcunu ödeyebilmek için babamdan zorla para istemişti. Babam reddedince o gece arabamızın frenleriyle oynadı. Kazadan sonra ise ortadan kaybolmak yerine, babamın kimliğini çaldı. Çünkü o dönem polis tarafından büyük bir dolandırıcılık ve cinayet şüphesiyle her yerde aranıyordu. Yüzündeki bazı yara izlerini estetikle değiştirdi, babamın hayatına, evine ve bankadaki tüm birikimlerine kondu. Beni de susmam için her gün, her dakika tehdit etti. 'Eğer birine söylersen, seni o yetimhanenin en karanlık deliğine çürümeye gönderirim, sonra da gelir seni bulurum' dedi. Yirmi yıl boyunca, babamın katiliyle aynı çatı altında yaşamak, ona 'baba' demek zorunda kaldım."

Dehşet içinde, "Peki ben?" diye sorabildim sadece. "Benimle neden evlendi? Benim gibi 72 yaşında, kendi halinde dul bir kadınla işi ne?"

Zeynep acıyla gülümsedi. "Seninle tesadüfen tanışmadı. Kilisedeki o kermes günü, rahmetli eşinin sana bıraktığı o değerli arazileri ve yüklü banka hesaplarını cemaatten duymuştu. Rıza’nın kumar borçları yine boyunu aştı. Peşinde tehlikeli adamlar var. Seninle evlenip, güvenini kazanıp bütün mal varlığını kendi üzerine geçirmeyi planlıyordu. Sonra da... Senin için de bir 'kaza' planlayacaktı. Tıpkı babama yaptığı gibi."

Midemdeki o korkunç bulantı boğazıma kadar yükseldi. Bacaklarımın bağı çözüldü, düşmemek için ahşap sandığın kenarına tutundum. Benim yalnızlığıma, benim kırık kalbime sızmış, şefkat maskesi altında aslında ölüm fermanımı imzalamıştı. Gözyaşlarım yerini saf bir öfkeye bırakırken aniden tepemizdeki ahşap zemin yüksek sesle gıcırdadı.

Yukarıdaki müzik kesilmişti. Merdivenlerin başından gelen ağır, yavaş ayak sesleri kanımı dondurdu.

"Zeynep?" diye seslendi o sahte, o iğrenç derecede sıcak ve tanıdık ses. "Hayatım, çiçeği burnunda eşim nerede? Onu gördün mü?"

Ayak sesleri basamaklardan teker teker inmeye başlarken, Zeynep'le göz göze geldik. Gözlerindeki dehşeti görebiliyordum. Rıza bizim bodrumda olduğumuzu, o sandığın açıldığını görürse ikimizin de bu karanlık odadan sağ çıkamayacağını adım gibi biliyordum.

Adımlar yaklaşıyordu. Gölgesi merdivenlerin sonuna düşmüştü. O an içimde yılların getirdiği tecrübe ve hayatta kalma içgüdüsü devreye girdi. Zeynep'in elinden dosyayı hızla kapıp sandığın içine fırlattım. Kapağı büyük bir gürültüyle kapattığım an, Rıza son basamağı da inip loş ışığın altına çıktı. Üzerinde o şık damatlığı vardı ama gözleri... Gözleri artık o nazik adamın gözleri değildi; karanlık, soğuk ve şüpheciydi.

"Siz ikiniz," dedi gözlerini kısıp bize bakarak. "Burada ne yapıyorsunuz?"

Hemen yüzüme o aptal aşık, kederli ama mutlu yaşlı kadın maskemi taktım. Dudaklarımı titrettim ve gözyaşlarımı serbest bıraktım. "Ah, Kemal," diyerek ona doğru yürüdüm ve boynuna sarıldım. Bedeni ilk saniye kaskatı kesilmişti. "Zeynep bana ilk eşinin, rahmetlinin çeyizinden kalan eski bir yadigarı göstermek istedi. Eski günleri andık, biraz duygulandım... Düğün günü seni de üzmemek için buraya indik."

Rıza'nın bedeni bir an tereddüt etse de, bu inandırıcı yalan karşısında yavaşça gevşedi. Ellerini sırtıma koyup sahte bir şefkatle saçımı okşadı. "Canım benim," dedi fısıldayarak. "Hiç üzülür müyüm? Ama hadi, misafirlerimiz bizi bekliyor. Yukarı çıkalım."

"Siz çıkın," dedi Zeynep titrek bir sesle, sandığın üzerindeki örtüyü düzeltiyormuş gibi yaparak. "Ben birazdan geliyorum."

Rıza koluma girip beni merdivenlere yönlendirdiğinde, içimdeki o korkunç titremeyi bastırmak için dudaklarımı kanatırcasına ısırıyordum. Yukarı çıktığımızda, bahçedeki kalabalığın içine karıştık. Yüzümde sahte bir gülümsemeyle misafirlerin tebriklerini kabul ederken, gözlerim etrafta kaçış yolunu arıyordu. Cebimdeki telefon, artık kurtuluş biletimdi.

Tuvalete gitme bahanesiyle ondan ayrıldığım an, titreyen ellerimle polisi aradım. Telefondaki memura durumu, adamın gerçek kimliğini ve cinayet şüphesiyle aranan bir firari olduğunu hızlıca, sessiz fısıltılarla anlattım. Polislerin gelmesi yirmi dakika sürdü. O yirmi dakika, hayatımın en uzun, en korkutucu yirmi dakikasıydı.

Siren sesleri sokağın başından duyulduğunda Rıza'nın yüzündeki o rahatlama ifadesi aniden silindi. Ne olduğunu anlamak için bahçe kapısına doğru yöneldiği an, üniformalı memurlar kapıdan içeri girdi. Rıza arka çitlerden atlayıp kaçmaya yeltendi ama diğer taraftan kuşatan memurlar tarafından anında yere yatırılıp kelepçelendi. Kalabalık, misafirler, komşular şok içindeydi.

Ben ise bahçenin diğer köşesinde, Zeynep'e sımsıkı sarılmış, sarsılarak ağlıyordum.

O gecenin üzerinden tam altı ay geçti. Rıza, gerçek adıyla hapishanede gün sayıyor. Sahtecilik, cinayet, dolandırıcılık... Bütün suçları o dosyayla birlikte gün yüzüne çıktı. Zeynep yirmi yıllık esaretinden kurtuldu, ben ise hayatımın en büyük kabusundan uyanmış oldum. Belki o yaşta aşkı ararken ölümle burun buruna gelmiştim ama o düğün gününden bana kalan en güzel şey, hiçbir kan bağım olmamasına rağmen kurtardığım ve beni kurtaran o cesur kızımdı. Artık yalnız değilim; kocaman, gerçek bir ailem var.
Reklamlar