—Elif ikiz doğurdu.
Sessizlik bir hüküm gibi çöktü.
—Diğeri nerede? —diye sordu Alparslan.
Emine cevap veremedi. Sadece daha çok ağladı.
Ve Alparslan, annesinin yalanının sandığından çok daha derin ve karanlık olduğunu o an anladı.
Ve az sonra öğreneceklerine inanmakta zorlanacaktı…
BÖLÜM 2
İkinci çocuğun adı Emirhan’dı, ama Demir ailesinde bunu bilen tek bir kişi bile yoktu.
Alparslan bütün gece Emine’yi dinledi. Elif, İzmir’deki özel hastaneye erken sancılarla getirilmişti; Alparslan ise o sırada dağlık bölgede bir askerî operasyondaydı. Süreyya Demir, borçlarını bildiği küçük ve gözlerden uzak bir klinik seçmişti.
Emine’nin anlattığına göre Elif hemen ölmemişti. Çocuklarını görmek için yalvarmıştı. Sedasyon altındayken, ne olduğunu anlamadan bir kâğıda imza attırılmıştı. Bu kâğıt, sözde tıbbi onam formuydu; gerçekte ise sahte bir velayet feragatiydi.
—Anneniz dedi ki —diye fısıldadı Emine— siz büyük soyadı olan bir eşi hak ediyorsunuz. “O çocuklar bir yük” dedi.
Alparslan yumruklarını öyle sıktı ki kemikleri sızladı.
—Emirhan ne oldu?
Emine başını eğdi.
—Mert’i karışıklık sayesinde kurtarabildim. Ama diğerini… annenizin adamları aldı. Sonradan İstanbul’da gizli bir çocuk toplama evine verildiğini öğrendim.
Alparslan sabahı beklemedi.
Eski istihbarat bağlantısı olan arkadaşıyla, Yasin’le iletişime geçti. Saatler içinde sahte kayıtlar, elden nakit ödemeler ve aracılar çözüldü. İz, İstanbul’un kenar mahallelerinden birine, İkitelli tarafındaki hurdalık ve kaçak atık alanına çıktı. Burada çocuklar sokaklarda para toplamaya ve geri dönüşüm çöplerini taşımaya zorlanıyordu.
Alparslan oraya vardığında artık üniforma giymiyordu. Siyah bir ceket, şapka ve içinde sessiz bir öfke vardı; onu tanımayan biri için sıradan bir adamdı.
Karton, plastik ve duman yığınlarının arasında, kendinden büyük bir çuval taşıyan zayıf bir çocuk gördü. Yüzü kirliydi, dudakları çatlamıştı ve gözleri Mert’inkiyle aynıydı.
Alparslan anında bunun oğlu olduğunu anladı.
Koca yapılı bir adam çocuğa bağırıyordu:
—Hadi Emirhan! Bugünkü payını getirmezsen yemek yok!
Çocuk yerdeki bir ekmek parçasını almak için eğildi. Tam yiyecekken adam tekmeyle ekmeği elinden aldı.
Alparslan kontrolünü kaybetti.
Kavga uzun sürmedi. Yasin polisi çağırırken Alparslan adamları tek tek etkisiz hale getirdi. Polis geldiğinde, oradaki çocuklar ağlıyordu ve Emirhan yerde oturmuş, hayatını değiştiren o yabancı adama bakıyordu.
Alparslan diz çökerek çocuğun karşısına geçti.
—Emirhan… ben babanım.
Çocuk anlamadı. Sanki dünyada tutunabildiği tek şey o ekmek parçasıymış gibi ona sarıldı.
—Benim babam yok —diye mırıldandı.
Alparslan utanmadan ağladı.
—Var. Geç kaldım ama artık gitmeyeceğim.
Köye döndüklerinde Alparslan Emirhan’ı kucağında taşıdı. Mert avluda durdu, dondu kaldı. İki çocuk birbirine baktı; sanki kırılmış bir ayna yeniden birleşiyordu.
Fatma Yılmaz dizlerinin üzerine çöktü.
—Allah’ım… buldun onu…
O gece Alparslan Emirhan’ı ılık suyla yıkadı, temiz kıyafetler giydirdi ve bulabildiğiyle yumurta ile ekmek hazırladı. Mert yanında oturuyor, sarılmaya mı korkmalı yoksa yaklaşmalı mı bilemiyordu.
Yemek sırasında Emirhan, ekmekleri gizlice göğsüne saklıyordu.
Alparslan bunu görünce içi parçalandı.
—Burada yemek saklamana gerek yok oğlum. Burada kimse senden almayacak.
Emirhan başını eğdi ve ağlamaya başladı. Mert de ağladı. Alparslan ikisini birden sararak sekiz yıllık kaybın, korkunun ve suçluluğun ağırlığını hissetti.
Ama huzur uzun sürmedi.
Ertesi sabah telefon çaldı.
—Alparslan —diye konuştu Süreyya Demir, soğuk bir sesle— gömülmesi gereken şeyleri kurcalayarak hata yaptın.
Alparslan cevap vermedi.
—Eve dön. O çocukları teslim et. Hâlâ seni kurtarabilirim.
Alparslan avluda oynayan çocuklara baktı.
—Benim kariyerim, çocuklarımdan daha değerli değil.
Süreyya Demir soğuk bir kahkaha attı.
—Ben olmasam sen hiçsin. Ordu seni görevden alır, hesapların dondurulur, kimse sana inanmaz. O ismi ben yarattım.
Aynı gün resmi bildirim geldi: Alparslan hakkında “usulsüzlük” iddiasıyla soruşturma açılmıştı ve görevden uzaklaştırılmıştı. Dakikalar sonra tüm hesapları bloke edildi.
Süreyya Demir tüm gücünü kullanmıştı.
O gece birkaç adam Fatma Yılmaz’ın evinin etrafında dolaşmaya başladı. Alparslan onları pencereden gördü. Bunlar sıradan hırsız değildi; çocuklar için gelmişlerdi.
Mert ve Emirhan’ı arka odaya aldı ve kapıyı kapattı.
—Ne olursa olsun dışarı çıkmayın.
Mert titriyordu.
—Bizi götürecekler mi?
Alparslan çocuğun yüzünü okşadı.
—Önce benim üstümden geçmeleri gerekir.
Dışarıda ayak sesleri karanlıkta yaklaşırken…
Alparslan eline bir sopa aldı.
Tam kapıya doğru yürürken bir ses duyuldu:
—Emir açık. Çocukları vermezseniz, hepinizi yok edeceğiz.