BÖLÜM 3
Alparslan ateş etmedi, bağırmadı. Bekledi.
Adamlar avluya girdiğinde, o çoktan ceketinin içine gizlediği ses kayıt cihazını çalıştırmıştı. İçlerinden biri, onu köşeye sıkıştırdığını sanarak fazla konuştu.
—Süreyya Demir bu işi bugün bitirmek için yeterince para ödedi.
Alparslan gölgeden çıktı.
—Tekrar et.
Adamın yüzü bembeyaz oldu.
Çatışma kısa sürdü. Alparslan, tam o sırada gelen eski istihbarat arkadaşı Yasin’in getirdiği federal ekip sayesinde adamları etkisiz hale getirdi. Yakalananların telefonlarında mesajlar, para transferleri ve Süreyya Demir’in çevresinden gelen doğrudan emirler vardı.
Ama Alparslan asıl parçanın eksik olduğunu biliyordu.
Aynı gece yarısı Nişantaşı’ndaki yalıya döndü. Bu kez bir evlat gibi değil, delil arayan biri olarak girdi. Çalışma odasında tıbbi dosyalar, hastane ödemeleri, sahte ölüm belgeleri ve Elif’in hiç ulaştırılmamış bir mektubunu buldu.
Eli titreyerek okudu.
“Alparslan, eğer bunu bir gün okursan, çocuklarımızın onları sevmediğimi sanmasına izin verme. Onları öpmeden benden aldılar.”
Alparslan sessizce çöktü.
O anda ışık yandı.
Süreyya Demir kapıdaydı. Kusursuz, elinde altın tespihiyle.
—Ne dramatik bir sahne —dedi—. Elif seni batırırdı. Seni ben kurtardım.
Alparslan mektubu kaldırdı.
—Onu ölüme bıraktın.
—Hayat fedakârlık ister.
—Onlar senin torunların.
Süreyya Demir gözünü kırpmadı.
—Birer engeldi.
Bu söz de kayda geçti.
Sabah olduğunda deliller Savcılığa ve askerî makamlara ulaştı. Haber ülkeye yayıldı: hayır işleriyle tanınan, güçlü bir iş kadını ve bir yüksek rütbeli subayın annesi; sahte belge düzenleme, yolsuzluk, gizli çocuk kaçakçılığı ve çocukları ortadan kaldırma girişimiyle suçlanıyordu.
Yalı polislerle doldu. Dün elini öpen ortaklar şimdi kameralardan kaçıyordu. Süreyya Demir’in koruduğunu sandığı Demir soyadı, kendi elleriyle kirlenmişti.
Gözaltına alınırken Süreyya Demir yere bakmadı. Kalabalığın içinde Alparslan’ı aradı.
—Bunların hepsini senin için yaptım! —diye bağırdı.
Alparslan, Mert ve Emirhan’ın ellerini tutarak cevap verdi:
—Hayır. Bunu gururun için yaptın.
Süreyya Demir cevap vermek istedi ama yüzü aniden değişti. Yere yığıldı. Hastanede beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı. Hayatta kaldı ama vücudunun yarısı felç kaldı, konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetti.
Günler sonra Alparslan onu ziyaret etti.
Süreyya Demir yatağında, makineler arasında tavana bakıyordu. Gözlerinde hâlâ öfke vardı. Özür dilemedi. Sadece ona bakıyordu, sanki ihaneti o yapmış gibi.
Alparslan o anda bazı insanların aileyi kaybetmeyi bile gururlarını bırakmaya tercih ettiğini anladı.
—İntikam için gelmedim —dedi—. Veda etmeye geldim. Çocuklarım senin gölgende büyümeyecek.
Süreyya Demir konuşmaya çalıştı ama sadece kırık bir ses çıktı.
Alparslan hastaneden arkasına bakmadan çıktı.
Aylar sonra adı tamamen temizlendi. Yapılan soruşturma, ona karşı kurulan komplonun kanıtlarını ortaya çıkardı. Orduya onuruyla geri dönmesi teklif edildi, ama Alparslan şart koydu: çocuklarının yanında yaşamak, onları terapilere götürmek ve hiçbir madalyanın aileden daha ağır olmamasını kabul etmek.
Mert artık üniforma görünce saklanmıyordu. Emirhan yiyecek saklamayı bırakmıştı. Fatma Yılmaz, bir zamanlar yalnızca dua ve acıyla dolu olan avluda yeniden gülümsemeye başlamıştı.
Bir pazar günü Alparslan çocukları köy mezarlığına götürdü. Elif’in mezarının önüne, mor erguvanlar altında çekilmiş üçlü bir fotoğraf bıraktı.
—Geç kaldığım için affet —diye fısıldadı— ama sizi buldum.
Mert sağ elini tuttu. Emirhan sol elini.
—Anne bizi gerçekten seviyor muydu? —diye sordu Mert.
Alparslan derin bir nefes aldı.
—Sizi görmeden önce bile sevdi. Ve biz de o sevgi boşa gitmesin diye iyi yaşayacağız.
Rüzgâr mezarın üzerindeki beyaz çiçekleri hareket ettirdi, sanki biri cevap vermiş gibi.
O gün Alparslan anladı ki adalet kaybedileni geri getirmese bile, yalanın hüküm sürmesini engelleyebilir. Ve hiçbir aile, soyadını sevgi sanan birinin gururuyla yok edilmemelidir.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.