Düğün resepsiyonunda genç bir kadın



Düğünümüz küçüktü. Tatlıydı. Aşkın geri dönebilmesinin ne kadar güzel olduğunu söyleyip duran insanlarla doluydu.

Resepsiyonda çiçekler, hafif müzik, gülen yüzler vardı.

Yıllardır ilk kez kalbim dolup taşmıştı.

Sonra, Serhat odanın diğer ucunda konuklarla konuşurken, tanımadığım genç bir kadın doğrudan bana doğru yürüdü.

Otuz yaşından büyük olamazdı.

Yüzü gergindi, gözleri sanki beni arıyormuş gibi gözlerime dikilmişti.

Sadece benim duyabileceğim kadar yakına geldi.

Ve sessizce, “O, sandığın kişi değil” dedi.

Kadının sözleri kulağımda uğuldadı. Müzik bir anlığına kesilmiş gibi oldu, etrafımdaki kahkahalar camın ardından geliyormuş gibiydi.

“Ne demek istiyorsun?” diyebildim sadece.

Genç kadın dudaklarını sıktı. Eli titriyordu. “Burada konuşamayız,” dedi. “Ama bilmen gerekiyor. Çünkü sen… sen iyi birine benziyorsun.”

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Altmış yılı aşkın bir ömrün bana öğrettiği bir şey varsa, o da insanların böyle cümleleri boşuna kurmadığıydı.

“Sen kimsin?” diye sordum.

“Adım Elif,” dedi. “Serhat’ın kızıyım.”

Dünya yerinden oynadı.

Serhat’ın… kızı mı?

Bana eşiyle evliliklerinden hiç çocukları olmadığını söylemişti. Bunu defalarca konuşmuştuk. Kaybettikleri şeylerden, hiç kurulamamış hayatlardan bahsetmiştik.

“Elif,” dedim, sesim çatlayarak, “yanılıyor olmalısın.”

Gözleri doldu. “Keşke,” dedi fısıltıyla. “Ama yanılmıyorum.”

Beni resepsiyon salonunun arkasındaki küçük terasa çıkardı. Gece serindi, ama içim yanıyordu. İçerideki ışıklar camdan süzülüyor, Serhat’ı görebiliyordum. Gülümsüyordu. Benim kocam artık. Birkaç dakika önce mutluluğun tam ortasındaydım.

“Anlat,” dedim. “Ne biliyorsan anlat.”

Derin bir nefes aldı. “Annem Serhat’la evliydi. Ben yirmi bir yaşındayken annem öldü. Kanser. O zamanlar babam… çöktü. Uzun süre kendine gelemedi. Sonra biriyle tanıştı. Adını hiç söylemedi. Sadece ‘biri var’ dedi.”

Boğazım kurudu.

“Sonra,” diye devam etti Elif, “bir gün bana artık yalnız kalmak istemediğini, hayatına devam edeceğini söyledi. Ama… benimle bağını da yavaş yavaş kopardı. Aramalar azaldı. Ziyaretler bitti. En son altı ay önce konuştuk. Bana ‘artık geçmişi kurcalama’ dedi.”

Altı ay.

Bizim nişanlandığımız zaman devamı icin digr syfaya gecinz…

“Bugün buraya neden geldin?” diye sordum. Asıl korktuğum soru buydu.

“Elimde bir şey vardı,” dedi. Çantasından sararmış bir zarf çıkardı. “Annem öldükten sonra, babamın çekmecesinde bulmuştum. Ama yüzleşmeye cesaret edememiştim. Ta ki davetiyeyi görene kadar.”

Zarfı açtı. İçinden eski bir fotoğraf çıktı.

Serhat.

Ve yanında genç bir kadın.

Ben.

Fotoğraf yıllar öncesine aitti. On altı yaşındaydım. Saçlarım örgülüydü. Serhat bana bakıyordu. Aşkla.

“Annem bu fotoğrafı saklamış,” dedi Elif. “Arkasında bir tarih ve bir not vardı.”

Fotoğrafın arkasını çevirdi. El yazısıyla yazılmış birkaç kelime:

“Benden önceki aşk. Hiç unutamadığı.”

Kalbim paramparça oldu.

“Annem bunu öğrendiğinde çok kırılmış,” dedi Elif. “Ama yine de evliliğini sürdürmüş. Ölmeden önce bana bir şey söyledi. ‘Baban bir gün geçmişine dönecek,’ dedi. ‘Ama döndüğü yer, sandığı kadar masum olmayacak.’”

Gözlerim Serhat’a kaydı. O an bana doğru bakıyordu. Gülümsedi. El salladı.

“Ben buraya seni incitmek için gelmedim,” dedi Elif. “Sadece… bil istedim. Çünkü babam, geçmişiyle yüzleşmeden yeni bir hayata başladı. Ve bu, bir gün seni de yaralayabilir.”

Bir an sessiz kaldık. Rüzgâr saçlarımı savurdu. İçimdeki fırtına ise çok daha büyüktü.

Yetmiş bir yıl… Kayıplar, yaslar, yeniden ayağa kalkmalar. Hayat bana defalarca acının ne olduğunu öğretmişti.

Ama aynı zamanda şunu da öğretmişti: İnsanlar kusurludur. Sevgi, geçmişi silmez ama onunla yaşamayı mümkün kılar.

Elif’e döndüm. Elini tuttum.

“Bunu bana söylediğin için teşekkür ederim,” dedim. “Gerçekten.”

“Ne yapacaksın?” diye sordu.

Derin bir nefes aldım. “Onunla konuşacağım,” dedim. “Ama bu, benim kararım.”

İçeri girdim. Müzik hâlâ çalıyordu. Serhat yanıma geldi, yüzümdeki ifadeyi görünce gülümsemesi soldu.

“Bir şey mi oldu?” dedi.

“Evet,” dedim. “Ama bu gece değil.”

Elimi elinin üzerine koydum. “Bu evlilik, kaçmak için değil,” dedim. “Yüzleşmek için olacak. Eğer buna hazırsan.”

Gözleri doldu. Başını salladı.

O an anladım.

Aşk, kusursuz bir masal değil. Geç kalmış da olsa, cesaret isteyen bir yolculuk.

Ve ben, bu yolculuğa gözlerim açık çıkmayı seçmiştim.



Reklamlar