Gizem, evliliğimizin altıncı yılında, bir temizlik günü tesadüfen çözüldü. Rafların tozunu alırken son gelen vazoyu elimden düşürdüm. Seramik parçaları büyük bir gürültüyle etrafa saçıldı. Ancak kırılma sesinin ardından parkede metalik bir çınlama duyuldu. Parçaların arasından yuvarlanan şey ağır, altın bir yüzüktü. Üzerindeki küçük taşın parıltısı, yıllardır beslediğim tüm kötü düşünceleri bir anda dondurdu.
Vakit kaybetmeden kayınvalidemin evine gittim ve yüzüğü avucuna bıraktım. Uzun bir sessizliğin ardından, “Sıradan bir zarf içinde para vermek istemedim,” dedi fısıltıyla. Meğer her bir vazonun içine değerli bir takı gizlemişti. Bu vazoların benim sabrımı ve evime olan sadakatimi sınayan gizli birer “bereket” sembolü olduğuna inanıyordu. “Bu eviniz için,” derken aslında seramiği değil, içindeki mirası kastediyordu. Hediyelerin birer alay değil, zamanı gelince keşfedilecek hazineler olduğunu anlamamı beklemişti.
Eve döndüğümde rafta duran diğer beş vazoya artık bambaşka bir gözle bakıyordum. İçlerinde saklı olan altınlar ve mücevherler bir yana, yıllarca boş yere kendimi tükettiğim için büyük bir utanç hissettim. Ancak içimdeki huzursuzluk tamamen geçmemişti. Neden sevgi ve açık yüreklilik yerine, bu kadar karmaşık ve sinir bozucu bir yöntem seçmişti? Yine de o akşam, her bir vazoyu tek tek kırıp içindekileri çıkarmak yerine, onları evimin birer parçası olarak kabul etmeye ve kayınvalidemle yeni bir sayfa açmaya karar verdim goruntuler örneklendirme amaclıdır.