İstanbul Nişantaşı’nın en köklü ailelerinden birinde, “başarısızlık abidesi” ilan edilerek büyüdüyseniz, odaya girdiğiniz an havayı okumayı ve görünmez olmayı çok erken öğrenirsiniz. Benim adım Yasemin. Ailem için otuz iki yaşında, evlenememiş, sıkıcı ve Soydan sülalesinin utanç kaynağı olan basit bir memurdum.
Babam Rıza Soydan ünlü bir avukat, annem Binnur ise cemiyet hayatının hırslı kadınlarındandı. Bütün sevgilerini iki yaş küçük, sarışın ve uysal kız kardeşim Rüya’ya verirlerdi. Ben okul birincisi olsam görmezden gelinir, Rüya küçük bir gösteriye çıksa el üstünde tutulurdu. Küçüklüğüm kendimi görünmez kılmaya çalışmakla geçti. Ancak üniversitede harika bir şey keşfettim: Aileniz sizi görmezden geliyorsa, denetlemez de.
Onlar benim sıradan bir devlet dairesinde masa başı memur olduğumu sanırken, ben uluslararası devasa fonları yöneten Valerya Finans Grubu’nun Genel Müdürü ve baş stratejisti olmuştum. Dünya ekonomisine yön veriyor, trilyonlarca lirayı yönetiyordum. Dört yıl önce Cenevre’de, teknoloji devinin sahibi Yağız Öztürk ile tanıştım. Zekama aşık oldu. İki yıl önce Bodrum’da gözlerden uzak evlendik. Ailemin bu saf ve güzel bağı yıkmasını istemediğim için gerçeği sakladım.
Bugün kardeşimin, Karadağ Ailesi’nin veliahtı Tolga ile Çırağan Sarayı’ndaki görkemli düğünü vardı. Eşim Yağız, Ankara’daki ani bir satın alma görüşmesi yüzünden gecikmişti. Şık, platin rengi ipek elbisemle salona girdim. Mutfak kapısının dibindeki 19 numaralı masaya itildim. Akrabalarımın alaycı bakışları ve “Hala tek başınasın” fısıltıları eşliğinde yerime geçtim.