Meryem iki aydır her sabah şiddetli mide bulantısıyla uyanıyordu. Hızla kilo vermiş, rengi solmuştu. Birçok doktora gitmesine rağmen tüm tetkikler normal çıkıyor, sorun bulunamıyordu.

Ali’nin yüzü bir anlığına dondu. Sonra gülümsedi. “Ne demek istiyorsun? Hediyeydi.”
“İçinde zehir vardı,” dedi Meryem. “Aylarca beni hasta eden şey buydu.”

Sessizlik uzadı. Ali başını öne eğdi, sonra yavaşça konuştu. “Doktorlar bir şey bulamadı, değil mi? Hep ‘psikolojik’ dediler. Biraz daha sürseydi kimse şüphelenmezdi.”
Meryem’in içinden bir şey koptu. “Neden?”
Ali gözlerini kaldırdı. “Bırakmak istiyordum ama… boşanmak pahalıydı. Sessiz bir çözüm daha kolaydı.”

O an Meryem korkudan çok berraklık hissetti. Aylarca vücudunun ona verdiği sinyaller, doktor odaları, aynadaki solgun yüz… Hepsi bir planın parçasıydı.
Sessizce telefonunu aldı. “Polisi arıyorum,” dedi.

Ali itiraz etmedi. Sanki rahatlamış gibiydi. “Zaten biri fark etti,” dedi. “O yaşlı adam… demek kuyumcuydu.”

Günler sonra Meryem hastanede tedavi görürken polis ifadesini aldı. Zehir vücudundan yavaş yavaş atılıyordu. Doktorlar bu kez netti: Eğer birkaç hafta daha kolyeyi taksaydı, sonuç geri dönüşsüz olabilirdi.

Taburcu olduğu gün Meryem atölyeye uğradı. Kemal Usta’ya teşekkür etti.
“Ben sadece baktım,” dedi usta. “Asıl yapan sizsiniz. Bedeninizi dinlediniz.”

Meryem kolyesiz, daha hafif bir boyunla dışarı çıktı. Sokakta yürürken sabah güneşi yüzüne vurdu. Aylar sonra ilk kez midesi bulanmıyordu. O an anladı: Bazen en değerli hediye, birinin verdiği şey değil; fark edip çıkarmayı başardığın yüktür.
Reklamlar