Nişanlımı sınamak için onu bilerek köyümdeki eski ve bakımsız eve götürdüm.??

—Emre…

—Bir de imam Ahmet Hoca’yla konuştum, —dedim.— Eğer istersen düğünü erteleyebiliriz. İçinde kapanmamış bir yara varken nikâh masasına gelmeni istemiyorum.

Elif mektubu göğsüne bastırdı.

—Bu, bütün bu olanlardan sonra yaptığın ilk doğru şey.

Başımı eğdim.

—Biliyorum.

Elif anaokulunun bahçesine baktı. Son çocuklar servis minibüsüne biniyordu.

—Düğünü ceza olsun diye ertelemek istemiyorum, —dedi sonunda.— Ama korkular üzerine kurulmuş bir aile istemediğimden emin olmak istiyorum.

—Ben de istemiyorum.

—O zaman bir şartım var.

Ona baktım.

—Ne istersen.

—Evlenmeden önce tekrar köye gidiyoruz. Ama bu kez sınav için değil. Hızlı bir ziyaret için de değil. Annenle birlikte kalacağız, evi temizleyeceğiz, onunla konuşacağız ve tamiratı beraber organize edeceğiz. Sen de beni herkese nişanlın olarak tanıtacaksın; sınadığın biri gibi değil.

Boğazım düğümlendi.

—Tamam. Öyle yapacağım.

Bir hafta sonra yeniden Konya’ya gittik.

Bu kez kendi arabamla gittik ama gösteriş için değil. Bagajı boya kutuları, aletler, erzaklar, ilaçlar, yeni battaniyeler ve Elif’in aldığı büyük bir bakır tencereyle doldurduk. Çünkü Elif’e göre Fatma anne güzel yemeklerini artık düzgün bir tencerede yapmayı hak ediyordu.

Köye vardığımızda birkaç komşu dışarı çıkıp bize baktı.

Arabadan ilk ben indim. Elif’in elini tuttum ve yüksek sesle söyledim:

—Bu, Elif Kaya. Nişanlım. Yakında da eşim olacak.

Kapının önünde duran annem iki eliyle ağzını kapattı.

Elif koşup ona sarıldı.

O hafta sonu hayatımızda hiç çalışmadığımız kadar çalıştık. Duvarları boyadık, eski eşyaları çıkardık, avluyu temizledik, ustalar gelene kadar akan yerleri geçici olarak tamir ettik. Elif’in elleri açık mavi boyaya bulanmış, saçları toz içinde kalmıştı ama bir an bile gülümsemeyi bırakmadı.

Akşam olduğunda komşular börek, sıcak çorba, baklava ve taze ekmek getirdi. Annem avlunun ortasında, insanların arasında oturuyordu ve uzun zamandır ilk kez ağzını kapatmadan güldüğünü gördüm.

İşte o anda hem utandığım hem de içimi rahatlatan bir şeyi anladım:

Annemin gurur duyması için hiçbir zaman lüks bir eve ihtiyacı olmamıştı.

Onun ihtiyacı olan şey, kendisini saklamayan bir evlattı.

Düğün günü geldiğinde İstanbul’un üzerinde tertemiz bir gökyüzü vardı.

Nikâh salonu doluydu. İş arkadaşlarım da gelmişti ama bu kez kimse şaka yapmaya cesaret edemiyordu. Annem koluma girerek içeri girdi. Üzerinde Elif’le birlikte seçtikleri sade koyu mavi bir elbise vardı. Yavaş yürüyordu ama başı dimdikti.

Elif salonun sonunda göründüğünde dünya durmuş gibi hissettim.

Maaşımı düşünmedim.

Evimi düşünmedim.

Başkalarının ne diyeceğini düşünmedim.

Sadece o mütevazı evde annemin ayaklarına masaj yapan Elif’i düşündüm; sanki yıllardır ailemizin bir parçasıymış gibi…

Yanıma geldiğinde fısıldadım:

—Kaldığın için teşekkür ederim.

Elif gözleri ışıldayarak bana baktı.

—Öğrendiğin için teşekkür ederim.

Nikâh sırasında Ahmet Hoca güvenden bahsetti. Bir evliliğin sınavlarla değil, dürüstlükle ayakta kaldığını söyledi. İsimlerimizi vermedi ama her söz sanki bana söyleniyordu.

Tören bittikten sonra annem Elif’in yanına geldi ve ona küçük işlemeli bir mendil verdi.

—Bunu yıllar önce işlemiştim, —dedi.— Bir gün oğlumu gerçekten seven kadına veririm diye sakladım.

Elif mendili göğsüne bastırdı.

—Bunu hep saklayacağım anne.

Düğünden sonra Antalya’ya ya da pahalı bir otele gitmedik. Üç gün boyunca annemin Konya’daki evinde kaldık ve tamiratın başlangıcını takip ettik.

Belki bazıları buna balayı demezdi.

Ama benim için evliliğimizin gerçek başlangıcı buydu.

Aylar sonra Fatma annenin evi artık terk edilmiş gibi görünmüyordu. Yeni çatı güneşin altında parlıyor, duvarlar sıcak renklerle ışıldıyor, banyoda tutunma demirleri bulunuyor, yeni yatak sabah güneşini alan pencerenin yanında duruyordu. Avluda ise Elif, annemin çiçeklerinin yanına yeni fideler dikmişti.

Ne zaman ziyarete gitsek annem sıcak bazlama yapıyor, Elif de hâlâ bazıları yamuk olsa bile ona yardım etmekte ısrar ediyordu.

Bir pazar öğleden sonra, ikisi mutfakta gülüşürken ben çekmecede o ilk kâğıdı buldum.

Elif’in bana o sınav günü verdiği kâğıdı…

Yavaşça açtım.

Yazılar hâlâ oradaydı. Net ve kararlı.

“Düğünden sonra Fatma annenin evini yenileme planı.”

Altındaki maddelerin çoğunun yanında küçük işaretler vardı.

Tamamlandı.

Tamamlandı.

Tamamlandı.

Gözlerimin dolduğunu hissettim.

Elif arkamda belirdi.

—Yine onu mu okuyorsun?

Başımı salladım.

—O kâğıt, küçücük bir adama dönüşmemi engelledi.

Elif kollarını bana doladı.

—Hayır Emre. Değişmeye sen karar verdin. O kâğıt sadece sana aynayı gösterdi.

Mutfağa baktım. Annem eski bir türkü mırıldanarak bazlama ısıtıyordu.

Sonra eşime döndüm.

—Bir daha kim olduğumdan utanmayacağıma söz veriyorum.

Elif gülümsedi.

—Ben de unuttuğunda sana hatırlatacağıma söz veriyorum.

İkimiz de güldük.

O gün şunu anladım:

Ben Elif’in sevgisini sınamamıştım.

Aslında Elif’in sevgisi beni sınamıştı.

Ve ben ilk başta başarısız olsam da, o bana hayatımın en güzel fırsatını vermişti: Bir ailenin yaşadığı evle, sahip olduğu parayla ya da insanların ne düşündüğüyle ölçülmediğini öğrenme fırsatını…

Bir aile; yaşlanan birine uzatılan elle, acıtsa bile söylenen dürüst sözlerle ve köklerimizi saklamadan sahiplenebilme cesaretiyle ölçülür.

Ve ben şimdi Konya’daki o eve her dönüşümde artık eski duvarlar ya da yoksul bir geçmiş görmüyorum.

Avluda gülümseyen annemi görüyorum.

Sacın başında yamuk bazlamalar yapan Elif’i görüyorum.

Korkularım yüzünden hayatımın aşkını neredeyse kaybettiğim yeri görüyorum.

Ve en önemlisi…

Sonunda ona layık olmayı öğrendiğim yeri görüyorum.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar