Kızım kaybolduğunda henüz altı yaşındaydı.
O günü hatırlamak bile hâlâ içimi parçalar. Üzerinde pembe bir elbise, saçlarında annesinin ördüğü iki küçük örgü vardı. Pazar yerine gitmeyi çok severdi. Tezgâhlardaki renkli meyvelere bakar, satıcıların seslerini taklit eder, elimden tuttuğu halde bir an bile yerinde durmazdı.
O gün de yanımdaydı.
En azından ben öyle sanıyordum.
“Anne, şu çileklere bak!”
Sesini duyduğumda önümdeki tezgâha dönmüştüm. Birkaç saniye sonra arkamı çevirdiğimde elim boştu.
Önce şaka yaptığını düşündüm.
“Defne?”
Cevap gelmedi.
Kalabalığın içinde sağa sola baktım.
“Defne!”
Sesim yükseldikçe insanların yüzleri bana dönüyordu ama kızım yoktu.
O an içime tarifsiz bir korku çöktü.
Pazarın her köşesini aradık. Esnaf tezgâhlarını bıraktı, insanlar yardım etti. Polis geldi. Fotoğrafını dağıttık. Günlerce, haftalarca, aylarca aradık.
Ama Defne yoktu.
Ben ise yıllarca aynı soruyla yaşadım:
Kızım neredeydi?
Zaman geçti. İnsanlar artık “Belki de hayatına devam etmelisin,” demeye başladı. Fakat bir anne için kayıp çocuğunun ardından hayatına devam etmek diye bir şey yoktu.
Sadece nefes almayı öğreniyordum.
Defne’nin odasını hiç değiştirmedim. Küçük yatağı, oyuncak ayısı, duvarda asılı pembe çantası olduğu yerde kaldı.
Aradan tam on iki yıl geçti.
Defne artık on sekiz yaşında olmalıydı.
Bir sabah pazara gitmem gerekti. Yıllardır özellikle aynı pazara gitmekten kaçınmıştım ama o gün başka çarem yoktu.
Kalabalığın arasında yürürken geçmiş bir anda üzerime çöktü.
Çilek tezgâhının önünden geçerken gözlerim doldu.
Tam o sırada arkamdan bir kadın sesi duydum.
“Anne, şu çileklerden biraz alalım mı?”
Donup kaldım.
Ses bana ait değildi.
Ama kelimeler...
Anne.
Yavaşça arkamı döndüm.
Karşımda yaklaşık on sekiz yaşlarında genç bir kız vardı. Elinde bez bir çanta taşıyordu. Yanında yaşlı bir kadın duruyordu.
Kızın yüzüne baktığım anda kalbim deli gibi çarpmaya başladı.
Çünkü gözleri...
Defne’nin gözleriydi.
Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.
İnsan bazen birini ilk kez görür ama ruhu onu tanır.
Ben o kızı tanımıştım.
“Defne...” diye fısıldadım.
Genç kız bana şaşkınlıkla baktı.
“Ne dediniz?”
Dizlerimin bağı çözüldü.
“Adın ne?”
Yanındaki yaşlı kadın hemen araya girdi.
“Hanımefendi, neden soruyorsunuz?”
Kız ise gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
“Benim adım Derya.”
Derya...
İçimde bir şey yıkıldı.
“Doğduğunda sana verilen isim bu değildi,” dedim.
Yaşlı kadın bir anda gerildi.
“Bırakın bizi.”
Kız şaşkınlıkla ona döndü.
“Anneanne, ne oluyor?”
Anneanne.
Bu kelimeyi duyduğumda aklıma yıllar önceki bir ayrıntı geldi.
Defne kaybolduğunda pazarın yakınında yaşlı bir kadının bulunduğu söylenmişti. Polis, bazı görgü tanıklarının tarifini almış fakat kadının kimliği hiçbir zaman bulunamamıştı.
Titreyen ellerimle çantamdan telefonumu çıkardım.
Yıllardır sakladığım bir fotoğraf vardı.
Defne'nin altı yaşındaki hâli.
Fotoğrafı genç kıza uzattım.
“Buna bak.”
Derya fotoğrafa baktı.
Sonra yüzüme.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Ardından kaşlarını çattı.
“Bu... benim.”
Yaşlı kadın bir anda arkasını dönüp gitmeye çalıştı...