“Usta, tadilat bitmiş galiba?” dedim gülümseyerek. Elindeki tornavidayı bırakıp bana döndü. Yüzünde o tanıdık, hafif alaycı ifade vardı. “Bitti sayılır,” dedi. “Ama asıl tadilat şimdi başlıyor.” Ne demek istediğini anlamamıştım. Bana bir sandalye işaret etti, kendisi de karşısındaki tabureye oturdu. O gün, on yıllık ustamın bana anlattığı hikâye, aslında benim hikâyemdi.
Ustam, mesleğe başladığında sadece bir çıraktı. Yıllarca başkalarının dükkânlarında çalışmış, her tamirden bir şey öğrenmiş, ama hiçbir zaman kendi yerini açacak cesareti bulamamıştı. “İnsanlar tamirciye gelir,” dedi. “Bozuk bir şeyi getirir, senin onu düzelteceğine inanır. Ama asıl bozuk olan şey bazen makine değildir.” O gün bana kendi hayatından bahsetti. Babasının onu bu mesleğe zorla verdiğini, yıllarca içindeki isteği bastırdığını, sonunda kırk yaşında dükkânı açtığında ise artık çok geç kaldığını düşündüğünü anlattı. Ama yanılmıştı.
“Tamirci, tamir ettiği şeyin ruhunu anlamalı,” dedi. “Bir saatin dişlisi bozuksa, sadece dişliyi değiştirmezsin; saatin neden o dişliyi aşındırdığını da düşünürsün. İnsan da böyle. Bir sorun görüyorsan, altındaki sebebi bulmalısın.” O gün bana sadece tamirci olmayı değil, sabırlı olmayı, dinlemeyi ve her şeyin bir zamanı olduğunu öğretti. Tadilat bitmişti, ama asıl tadilat benim içimde başlıyordu. Dükkândan çıktığımda, elimde tamir edilmiş eski radyomla birlikte, on yıldır taşıdığım bir yükten de kurtulmuş gibiydim.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.