Bölüm 1
Yedi altın kartal, İsmail Yıldırım’ın Gökçeova’daki çiftliğinin gökyüzünü kaplamıştı; tam o sırada amcası sayılan kişi, su kaynağını besleyen Sazlıdere Ormanı’nı kesmek için yanında beş orman işçisiyle gelmişti.
Gökçeova Köyü halkı, taş duvarın arkasında sessizce durmuş, yaklaşmaya cesaret edememişti. Kimse, köyün eski muhtarı ve aynı zamanda köy meclisinde güçlü bir etkisi olan Serkan Demir’e karşı gelmek istemiyordu. Serkan, köyde ilişkileri çıkar karşılığında kuran, sözü pazarlık malı gibi kullanan bir adamdı.
İsmail kapının önünde tek başına duruyordu. Omzu bezle sarılıydı. 59 yaşındaydı; elleri yılların emeğinden çatlamış, gözleri çok kayıp görmüş birinin yorgunluğunu taşıyordu. Çiftlik büyük değildi ama ona eşi Zehra’nın bıraktığı tek mirastı: solmuş bir fotoğraf ve 22 yıl önce kendi elleriyle ördüğü kahverengi bir yün şal.
Serkan’ın beyaz kamyoneti tozu dumana katarak yaklaşıyordu. Arkasında kırmızı bir araç vardı; içinde motorlu testereler, halatlar ve benzin bidonları.
Ama motorlar durmadan önce, gökyüzünden bir gölge geçti.
Sonra bir tane daha.
Ardından beş tane daha.
Yedi altın kartal, Sazlıdere Ormanı’nın üzerinde dönmeye başladı; yaşlı çamların ve köyün su kaynağını besleyen o kutsal sayılan alanın üstünde… En büyük kartal diğerlerinden daha alçaktan uçuyordu. Sağ kanadında beyaz bir tüy vardı; bir yara izi gibi parlıyordu.
İsmail onu tanıdı.
Bir gün önce, dere yamacından inerken çalılıklar arasında sert bir kanat çırpışı duymuştu. Ne akbaba ne de başka bir kuştu bu. Yaşamak için çırpınan ağır bir şeydi.
Yamaçtan aşağıda, dikenli telin içine sıkışmış bir dişi altın kartal vardı. Tel, sağ kanadını —o beyaz tüyün olduğu yeri— kesiyordu. Bir gözü yaralıydı ama diğer kehribar rengi gözünde inatçı bir gurur vardı.
Daha önce oradan geçenler olmuştu. İsmail yerdeki izleri, ezilmiş sigara izmaritlerini ve boş içki kutularını görmüştü. İzlerin arasında Serkan’ın yeğeni Emre’nin bot izlerini de tanımıştı. Ve en çok da, acıyı görmezden gelip gülen insanların izini…
İsmail çantasını yere bıraktı.
—Sakin ol… Sana zarar vermeyeceğim.
Kartal anlamadı ama İsmail başını Zehra’nın yün şalıyla örttüğünde biraz duruldu. Eski bir penseyle telin her kıvrımını yavaşça kesti. Son tel koparken kartal acıyla silkindi ve pençesi İsmail’in omzunu çizdi.
İsmail dişlerini sıktı ama bırakmadı.
—Az kaldı… dayan biraz.
Son tel de koptuğunda kartal kanadını açtı. Önce yavaş, sonra güçlü… sonra özgürce. İsmail üzerindeki şalı kaldırdı. Kartal ona uzun uzun baktı; sanki dağın, ormanın ve suyun hafızası onu tanıyordu.
Sonra uçtu.
O gece İsmail uyuyamadı. Yaradan değil, garip bir sessizlikten dolayı. Köpekler havlamadı. Tilkiler bile dere yatağından çekilmiş gibiydi. Dağ kuşları susmuştu.
Şafak sökerken köyün yaşlılarından Dursun Hoca geldi; yüzü solgundu.
—İsmail… Serkan bugün ormana girecek.
—O ormana kimse dokunamaz.
—Mecliste karar çıkmış.
—Meclis suyu satmış.
Dursun Hoca gözlerini kaçırdı.
—Serkan diyor ki, güneş tepenin arkasına geçene kadar burayı boşalt. Direnirsen kimse acımaz.
Yaşlı adam gidince İsmail duvarda asılı Zehra’nın fotoğrafına baktı. O ormanı sevmişti; çünkü orada tanışmışlardı, oradan su taşıyıp ev kurmuşlardı, ve hiç doğmayan çocuklarını o toprakta hatırlamışlardı.
İsmail kapıya çıktı. Ne bıçak aldı, ne tüfek… yanında kimse de yoktu.
Yukarıda, kayalığın en yüksek yerinde, kehribar bir göz onu izliyordu.
Ve o ilk gölgenin arkasında, altı gölge daha yavaşça aşağı inmeye başladı.
Bölüm 2
Serkan Demir, beyaz kamyonetten yeni şapkası, ütülü gömleği ve işi çoktan bitirmiş bir adamın rahat gülümsemesiyle indi.
—Akraba —dedi kollarını açarak—. Tiyatroyu bırak. Bu iş zaten kararlaştırıldı.
İsmail Yıldırım kapıdan ayrılmadı.
—Zehra sana o ormanı satman için bırakmadı.
Serkan’ın gülümsemesi sertleşti.
—Zehra önce benim kardeşimdi, sonra senin eşin.
—Ve yaşasaydı, bunun için yüzüne tükürürdü.
Taş duvarın arkasındaki köylüler fısıldaşıyordu. Kimse öne çıkmadı. Petra Nine dua eder gibi kendini işaret etti. Cemal Ağa şapkasını çıkardı ama konuşmadı. Herkes Serkan’ın meclis sonrası para dağıttığını biliyordu. Herkes izin kâğıdının yalan koktuğunu hissediyordu. Ama yoksul köylerde korku da imza atardı.
Zehra’nın yeğeni Emre, orman işçilerinin arasındaydı. 24 yaşındaydı, bakışları yorgun ve içe gömülmüş. Dün tel örgüye takılan kartalı görenlerden biriydi.
İsmail ona baktı.
—Sen de o patikadan geçmiştin.
Emre çenesini sıktı.
—Benim işim değildi.
—Can çekişen bir hayvan herkesin işidir.
Serkan kuru bir kahkaha attı.
—Yeter artık vaaz. Biz iş konuşuyoruz, kuş değil.