Uzun yıllar hayatımın mükemmel olduğunu sandım.



Bir şeyler değişti.

Giderek uzaklaştı.
Dalgınlaştı.
Soğudu.

Ben hep bahane buldum:
“Ameliyatın stresi… iş yoğunluğu… psikolojisi bozuldu herhalde…”

Aslında görmek istememişim.

Bir cuma günü ona sürpriz yapmaya karar verdim.
Mumlar aldım. Sevdiği müziği açacaktım.
Çocukları anneme bıraktım.

Yeniden “biz” olacaktık.

Ama bir şeyi evde unuttuğumu fark ettim.
Erken döndüm.

Ve kapıyı açtığım an…

Dünya durdu.

Salonda Deniz ve kız kardeşim Kara vardı.

Birbirlerine yaslanmışlardı.
Gülüyorlardı.
Çok yakındılar.

Çok… samimi.

Sanki ben hiç var olmamışım gibi.

Göğsüm parçalandı.

Deniz beni görünce dondu.

“MERAL… erken geldin…” dedi.

Sanki suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi.

Konuşamadım.

Bağırmadım.

Ağlamadım.

Sadece içimde bir şey öldü.

Arabaya bindim. Ellerim titriyordu.
Nefes alamıyordum.

“Ben ona böbreğimi verdim…” diye fısıldadım kendi kendime.
“Ben hayatımı verdim…”

O gece hayatımın en karanlık gecesiydi.

Ama kaderin garip bir huyu vardır.

Bazen sen hiçbir şey yapmadan…

adalet kendi yolunu bulur.

Çünkü ilahi adalet için uzun süre beklemem gerekmedi…
Ertesi gün Deniz, yüzünde suçluluk ifadesiyle beni aradı.
Ama konuşacak halim yoktu. Çocuklarımın önünde bile ona güvenimi kaybetmiştim.
İçimde bir öfke vardı; soğuk, buz gibi, sessiz.
Reklamlar