Suna’nın pencerede beklediği akşamlar gözümün önünden geçti. Onun, çocukları geldiğinde nasıl heyecanlandığını; onlar gittikten sonra nasıl saatlerce ağladığını hatırladım.
Polis memuru devam etti: “Suna Hanım, maddi istismar şüphesiyle bir dilekçe vermiş. Soruşturma başlatılacak.”
Bu kez bağıran bendim. “Ben hiçbir şey istemedim! Onun yanında olmak dışında hiçbir şey!”
Avukat bana döndü. “Zaten o da bunu yazmış. ‘O bana evlat oldu, karşılık beklemeden’ demiş.”
Gözlerim doldu. Suna’nın hastanedeki son sözleri yankılandı: “Doğru olan ortaya çıkar.”
Ailesi teker teker suskunluğa gömüldü. Açgözlülükle parlayan gözleri şimdi korkuyla titreşiyordu.
O gece evime döndüğümde, kapıyı açarken içimde tuhaf bir huzur vardı. Suna artık yoktu ama sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Onun evi artık resmen benimdi, ama ben orayı satmadım. Aksine, penceredeki o koltuğu olduğu gibi bıraktım.
Birkaç ay sonra evi küçük bir yaşlı dayanışma merkezine dönüştürdüm. Yalnız kalan, unutulan, kapısı çalınmayan yaşlılar için bir yer… Suna’nın adını verdim.
Açılış günü kapının önünde dururken içimde tarifsiz bir duygu vardı. Bir teyze elimi tuttu ve “Evladım, iyi ki varsın,” dedi.
O an anladım.
Suna bana bir miras bırakmıştı—sadece bir ev değil, bir anlam.
İnsan en çok unutulunca ölür demişti ya…
Artık kimse o pencerede sevgi bekleyip unutulmayacaktı.