Avukat Kemal, paslı anahtarı Zeynep’in eline bıraktı. Zeynep titreyen elleriyle kırmızı kurdeleli sandığın kapağını açtı.
İçeride onlarca defter, sararmış makbuzlar ve mühürlü zarflar vardı.
En üstte bir mektup duruyordu.
Mektubun üzerinde şu yazıyordu:
“Eğer bu mektubu okuyorsanız, ben artık bu dünyada değilim.”
Zeynep gözyaşlarını silerek okumaya başladı.
“Ben Ali Rıza Sancaktar. Bu kasabanın en zengin ailesinin oğluydum. Fakat kırk iki yıl önce, babamın yoksul insanların mezarlık için para ödeyemediği hâlde kapılardan geri çevrildiğini gördüm. O gün soyadımı, servetimi ve eski hayatımı geride bırakmaya karar verdim.
Bu mezarlık arazisini satın aldım ve kasabaya bağışladım. Tek şartım, hiçbir fakirin cenaze parası yüzünden aşağılanmamasıydı.
Yıllarca Taci adıyla burada yaşadım. Çünkü insanların bana değil, yaptığım işe saygı duymasını istedim.”
Kalabalıktan hıçkırık sesleri yükselmeye başladı.
Ama mektup henüz bitmemişti.
“Ne yazık ki bazı insanlar yoksulların acısından kazanç sağlamaya devam etti. Defalarca belediyeden cenaze yardımı alıp, fakir ailelerden yeniden para topladılar. İsimlerini ve aldıkları miktarları bu sandıktaki defterlere tek tek yazdım.”
Belediye başkanının yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Kadir’in eli titremeye başladı.
Avukat ikinci defteri açtı.
İlk sayfada isimler vardı.
Her ismin yanında tarihler ve miktarlar yazıyordu.