55 Yıl Önce Vietnam’da Kaybolan Sevgilimin Anıtına Giderken Uçağın Kokpitinden Adımı Duydum

Murat çantasından eski bir zarf çıkardı.

Üzerinde Talat'ın el yazısı vardı.

O yazıyı unutmadığımı fark ettiğimde yeniden ağlamaya başladım.

Murat karşımdaki koltuğa oturdu. Kabin görevlisi bize zaman tanımak için biraz uzaklaştı.

"Babamın uçağı Vietnam'da düştüğünde hayatta kalmış," diye başladı. "Ama ağır yaralanmış. Bölgedeki köylüler onu bulup saklamış. Daha sonra askerî makamlar tarafından sorgulanmış ve uzun süre esir tutulmuş."

Ellerimi birbirine kenetledim.

"Peki sonra?"

"Yıllar sonra serbest bırakılmış. Fakat başına aldığı darbenin ardından ciddi hafıza sorunları yaşamış. İlk zamanlar adını, ülkesini ve geçmişini hatırlayamıyormuş. Kimliğini doğrulayacak belgeleri de yokmuş."

"Ama bir gün hatırlamış olmalı."

"Evet," dedi Murat. "Parçalar hâlinde."

Talat, savaşın ardından Vietnam'da kalmış. Kendisine yardım eden ailelerden birinin yanında iyileşmiş. Yıllar içinde yeni bir hayat kurmuş ve o ailenin kızıyla evlenmiş.

Murat o evlilikten dünyaya gelmişti.

"Annem onun geçmişinde başka biri olduğunu hep biliyordu," dedi. "Ama babam uzun süre kim olduğunu tam olarak hatırlayamıyormuş."

"Peki beni ne zaman hatırladı?"

Murat çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı.

Üniversitede Talat'la çekildiğimiz fotoğrafın aynısıydı.

"Bu fotoğraf babamın uçuş kıyafetinin iç cebindeymiş. Kazadan sonra bulunan eşyaları arasında kalmış. Yıllar sonra kendisine ulaştırılmış."

Fotoğrafa uzandım.

Arkasında benim yazdığım cümle vardı:

"İki fincan kahveye paramız olunca yine aynı masada buluşacağız."

Gözlerimden yaşlar aktı.

"Bunu ona ben yazmıştım."

Murat başını salladı.

"Babam fotoğrafı eline aldığında bazı anıları geri gelmiş. Adınızı hatırlamış. Üniversiteyi, birlikte içtiğiniz kahveyi, ayrıldığınız geceyi..."

"O zaman neden gelmedi?"

Soruyu bu kez daha yüksek sesle sordum.

Murat gözlerini kaçırmadı.

"Çünkü korkmuş."

"Neyden?"

"Aradan geçen yıllardan. Sizin başka bir hayat kurmuş olmanızdan. Bir de annemi ve beni terk etmiş gibi görünmekten."

Uzun süre konuşamadım.

Sonunda, "Bu onun kararıydı," dedim. "Benim yerime karar vermeye hakkı yoktu."

"Haklısınız," diye cevap verdi Murat. "Babam da hayatının sonunda bunu kabul etti."

Murat'ın anlattığına göre Talat geçmişini araştırmaya başladığında savaşa ilişkin kayıtlarda hâlâ kayıp görünüyormuş. Eski görev arkadaşlarının bir kısmı hayatını kaybetmiş, üniversiteden tanıdığı insanlarla bağlantısı kopmuş.

Yıllar içinde eski adresime birkaç mektup göndermiş. Fakat mektuplar teslim edilemeden geri dönmüş.

"Bunları gördüm," dedi Murat. "Zarfları saklamış. Ama sonra aramaya devam etmemiş. Bunun için bir mazeret sunamam."

"Beni öldü sandı mı?"

"Bilmiyordu."

Bu cevap en çok canımı yakan şey oldu.

Talat benim hayatta olup olmadığımı bile bilmiyordu.

Oysa ben her yıl onun adının kazındığı anıta gitmiş, bir beyaz gül bırakmıştım.

"Ben onu bekledim," dedim. "Tam 55 yıl."

Murat'ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

"Biliyorum. Geç öğrendim ama biliyorum."

Çantasından bir defter çıkardı.

"Babam son yıllarında anılarını yazmaya başladı. Ölmeden birkaç ay önce sizinle ilgili belgeleri yeniden araştırmamı istedi. Savaş kayıtlarına, üniversite arşivlerine ve kayıp askerlerle ilgili kurumlara başvurduk."

"Sonunda beni nasıl buldunuz?"

"Her yıl aynı tarihte anıta gittiğinizi bir gönüllü hatırlıyormuş. Onun aracılığıyla ziyaretçi defterindeki notlarınıza ulaştık. İletişim bilgilerinizin kullanılmasına ilişkin gerekli izinleri alarak sizinle bağlantı kurmaya çalıştık. Fakat adresinizin güncel olmadığını öğrendik."

Murat kısa bir süre sustu.

"Bu yılki ziyaretiniz için bilet aldığınızı ise anıtın ziyaret programını düzenleyen görevliye kendiniz bildirmişsiniz. Görevli, sizinle konuşup iletişim kurmamıza yardımcı oldu. Bugün burada olduğumu biliyordu."

Hatırladım. Birkaç hafta önce anıtta küçük bir anma töreni düzenleneceği için görevlilerle yazışmıştım.

"Babanız beni bulduğunu öğrendi mi?"

Murat başını iki yana salladı.

"Hayır. Biz son bağlantıları kurarken hastalığı ağırlaştı. Size ulaşamadan öldü."

Göğsümde yıllardır taşıdığım acı başka bir biçime büründü.

Talat hayattaymış. Başka bir kadınla evlenmiş, bir çocuk büyütmüş, yaşlanmış ve ölmüştü.

Ben ise hâlâ onun yirmi bir yaşındaki yüzünü hatırlıyordum.

"Beni sevmiş miydi?" diye sordum.

Murat cevap vermeden önce düşündü.

"Size onun adına kesin bir cevap vermem doğru olmaz. Ama yazdıklarını okuyabilirsiniz."

Zarfı açtım.

Mektubun ilk satırında şöyle yazıyordu:

"Sevgili Nermin, eğer bunu okuyorsan hayatımdaki en büyük korkaklığınla yüzleşme vakti gelmiş demektir."

Gözyaşlarımı silip okumaya devam ettim.

Talat, kazadan sonra yaşadığı hafıza sorunlarını anlatıyordu. İlk yıllarda geçmişinden kopuk yaşadığını, zamanla hatırladıkları karşısında korktuğunu yazmıştı.

"Sana döneceğime söz verdim. Ama dönebildiğim günlerde cesaretimi kaybettim. Senin başka bir hayat kurduğunu düşünmek benim için kolay bir bahaneye dönüştü. Sana gerçeği öğrenme hakkı tanımadım. Bunun için senden özür diliyorum."

Mektubun devamında yeni ailesini sevdiğini de açıkça anlatmıştı.

"Eşim bana en çaresiz günlerimde destek oldu. Oğlum hayatımın en büyük mutluluklarından biri oldu. Onları sevmek, seni geçmişimden silmedi. Ama seni hatırlamak da onlara duyduğum sevgiyi azaltmadı. İnsan bazen birbirinden farklı zamanlarda gerçek sevgiler yaşayabiliyor. Benim hatam sevmek değil, gerçeği saklamak oldu."

Mektubu dizlerime bıraktım.

Talat'ın yaşadığı hayatı düşünmeye çalıştım. Bir yandan da kendiminkini.

Ben hiç evlenmemiştim. Üniversitede öğretmenlik yapmış, kitaplar yazmış, öğrenciler yetiştirmiştim. Dostlarım olmuş, seyahatlere çıkmıştım. Ama kalbimin bir köşesini hep Talat'a ayırmıştım.

Onun mektubu kaybettiğim yılları geri getirmiyordu.

Murat sessizce bekledi.

Son sayfayı çevirdim.

"Nermin, senden beni affetmeni isteyemem. Ama bir gün anıtın önünde durduğunda bilmeni isterim: Ben o uçaktan sağ çıktım. Yaşadım, hatalar yaptım, yaşlandım. Senin anılarında kalan genç adamdan çok farklı birine dönüştüm. Lütfen hayatını yalnızca benim kayboluşumla tanımlama. Senin yaşamın, benim verdiğim ya da veremediğim sözlerden çok daha değerli."

Mektubun altında titrek bir imza vardı.

Talat.

Kâğıdı katladım.

"Onun mezarı nerede?" diye sordum.

"Vietnam'da, yaşadığı kasabada. Annemin yanında."

"Anneniz de öldü mü?"

"Üç yıl önce."

Murat'ın elini tuttum.

"Onları sevdiğini bilmek canımı acıtıyor," dedim. "Ama senin varlığından pişmanlık duymuyorum. Sen onun oğlusun."

Murat ağlamaya başladı.

"Sizi yıllarca beklediğinizi öğrenince beni görmek istemeyeceğinizden korktum."

"Senin hiçbir suçun yok."

Uçaktan birlikte indik.

Murat beni anıta götürmeyi teklif etti. Bu kez yalnız gitmek istemedim.

Anıtın bulunduğu parkta hava serindi. Her zamanki çiçekçiden bir beyaz gül aldım. Talat'ın adının kazındığı yere doğru yürürken adımlarım yavaşladı.

Taşa dokundum.

55 yıl boyunca burada onu kaybettiğime inanarak ağlamıştım. Şimdi onun başka bir hayat yaşadığını biliyordum.

Beyaz gülü bıraktım.

Sonra yanına eski fotoğrafımızı koydum.

"Dönemedin, Talat," diye fısıldadım. "Sonra dönebileceğin zaman da dönmedin. Buna hâlâ kırgınım."

Rüzgâr hafifçe esti.

"Ama artık ne olduğunu biliyorum. Seni bekleyen yirmi bir yaşındaki kızla vedalaşmamın zamanı geldi."

Murat biraz geride durmuştu.

Ona döndüm.

"Babanın hayatını daha fazla öğrenmek isterim. Ama bugün değil. Bugün biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var."

"Elbette," dedi.

Bir süre sonra anıtın yakınındaki banka oturdum. Çantamdan küçük not defterimi çıkardım. Yıllar önce Talat'la aynı fincanı paylaştığımız kahvelerden birini hatırladım.

O zamanlar geleceğimizin nasıl olacağını bilmiyorduk. Yalnızca birbirimizi sevdiğimizi biliyorduk.

Deftere birkaç satır yazdım.

"Talat, seni bekledim çünkü seni seviyordum. Ama bundan sonra yaşamaya devam edeceğim çünkü kendimi de sevmeyi hak ediyorum."

Ertesi gün Murat'la yeniden buluştuk. Bana babasının yıllar içinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdi. Talat'ın saçlarının ağardığını, yüzünde yeni çizgiler oluştuğunu, torunlarıyla güldüğünü gördüm.

Fotoğraflara bakarken hem üzüldüm hem de tuhaf bir huzur hissettim.

Artık Talat yalnızca kayıp bir asker değildi. Gerçek bir hayat yaşamış, kusurları olan, başka insanları da sevmiş bir adamdı.

Murat'a teşekkür ettim.

"Bana yalnızca babanın hikâyesini değil, kendi hayatımı yeniden görme fırsatını da verdin," dedim.

Bir yıl sonra Talat'ın doğum günü geldiğinde ilk kez uçağa binmedim.

O sabah evimin balkonuna çıktım. Küçük masama iki fincan kahve koydum. Birini kendim içtim. Diğeri geçmişten gelen bir hatıraydı.

Sonra ikinci fincanı kaldırıp mutfağa götürdüm.

Telefonum çaldı. Arayan Murat'tı. Torunlarının fotoğraflarını göndermişti. Ona gülümseyerek cevap yazdım.

Artık aramızda acı bir sır değil, gerçeği bilen iki insanın kurduğu sakin bir dostluk vardı.

Öğleden sonra uzun zamandır ertelediğim seyahat planlarını çıkardım. Görmek istediğim şehirleri, okumak istediğim kitapları, ziyaret etmeyi düşündüğüm eski dostlarımı yazdım.

Talat'ın anısını silmeyecektim. Ama geri kalan yıllarımı da yalnızca onun yokluğuna adamayacaktım.

Akşam gökyüzünden bir uçak geçti.

Alışkanlıkla başımı kaldırdım. Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi.

Bu kez uçağa öpücük göndermedim.

Elimi kalbimin üzerine koydum ve kendi kendime fısıldadım:

"Hoşça kal, Talat."

Sonra içeri girdim, perdeleri açtım ve ertesi gün başlayacak yeni yolculuğum için valizimi hazırladım.

55 yıl boyunca cevabını beklediğim hikâye nihayet tamamlanmıştı. Sonu hayal ettiğim gibi değildi. Ama artık gerçeği biliyordum ve o gerçekle yaşayabilirdim.

Çünkü bazen insanın en büyük kavuşması, yıllardır beklediği kişiye değil, beklerken unuttuğu kendi hayatına yeniden dönebilmesidir.
Reklamlar