Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey, hastane odasındaki keskin dezenfektan kokusu ve kaburgalarımın altındaki sızlayan ağır baskı oldu. Ağzım kuruluktan adeta çatlamıştı, kollarım ise yerinden kaldıramayacağım kadar ağırdı. Başucumdaki tıbbi monitörden gelen düzenli bip sesleri, bedenimin az önce geçirdiği ağır ameliyatın yanında şaşırtıcı derecede sakindi.
Üvey kız kardeşim Aslı’ya böbreğimi vereli henüz üç saat olmuştu. Tam o sırada öz babam Celal, elindeki siyah çöp poşetini yatağımın kenarına büyük bir gürültüyle bıraktı. Poşetin sert plastik yüzeyi bacaklarımı örten battaniyeye sürtündü.
Yüzündeki derin nefret ve tiksintiyle bana baktı: “Sakın eve dönmeye kalkma,” dedi soğuk bir sesle. “Artık hiçbir işe yaramıyorsun.”
Onunla tartışacak gücüm yoktu. Ancak ne o ne de yanındaki üvey annem biliyordu: Odadaki klinik kayıt kamerası, babamın söylediği her bir sözü saniyesi saniyesine kaydetmişti.
Babam Celal, Ankara’daki lüks villasında yaşayan, sürekli pahalı takım elbiseler giyen ve dışarıya karşı son derece hayırsever görünen bir adamdı. Üvey annem Belma ve kız kardeşim Aslı onun göz bebeğiydi. Bense yıllarca babamın sevgisini kazanabilmek umuduyla yaşamıştım.