Ve ben kapının buzlu camından, elinde bizim kırk yıllık düğün fotoğrafımızı tutan birinin beklediğini gördüm.”
Turhan kapıya yönelince önüne geçtim. Bir haftadır yüzüme yabancıymışım gibi bakan adamın artık benden saklanmasına izin vermeyecektim.
“Önce bana cevap vereceksin. Beni tanıyor musun, tanımıyor musun?”
Gözleri doldu.
“Sevgi, ben seni bir gün bile unutmadım.”
Kapı yeniden çaldı. Ardından bir kadın sesi duyuldu.
“Lütfen açın. Sadece gerçeği öğrenmek istiyorum.”
Zinciri çözerek kapıyı araladım. Karşımda kırk yaşlarında, yüzü yorgun ama bakışları kararlı bir kadın duruyordu. Elindeki fotoğraf bizim düğünümüzdendi. Ancak arkasına, daha önce hiç görmediğim bir tarih ve hastane adı yazılmıştı.
“Bu fotoğrafı nereden buldunuz?” diye sordum.
Kadın yutkundu.
“Beni büyüten annemin eşyalarının arasından. Ölmeden önce, fotoğraftaki kadının beni dünyaya getirdiğini söyledi.”
Merdiven boşluğunun sesi kesildi sanki. Elim kapının pervazına yapıştı. Turhan arkamda bir sandalyeye çöktü.
“Bu imkânsız,” dedim. “Benim çocuğum doğduğu gün öldü.”
Kadın, gözlerini Turhan'a çevirdi.
“Bana da kırk yıl boyunca annemin beni istemediği söylendi.”
Boynundaki küçük gümüş kolye dikkatimi çekti. Aynısını doğumdan önce bebeğim için almış, üzerine minicik bir yıldız işletmiştim. Kolye kaybolduğunda Turhan hastanede düşürmüş olabileceğimi söylemişti.
“Bunu nereden aldın?” diye sordum.
“Çocukluğumdan beri bende. Beni büyüten annem, doğduğum gün boynuma takılmak üzere bırakıldığını anlatırdı.”
Kolye avucumda soğuktu. O güne kadar geçmişimden kalan bir eşya sandığım şeyin aslında başka bir evde büyüyen çocuğuma eşlik ettiğini düşünmek nefesimi kesti.
O an, yıllardır kapısını kilitlediğim bir hatıra bütün ağırlığıyla geri döndü.
1986 sonbaharında kızımızı erken doğurmuştum. Ağır kan kaybından günlerce kendime gelememiş, uyandığımda Turhan'ın ağzından yalnızca şu cümleyi duymuştum:
“Bebeğimizi kaybettik.”