Eşim, 40 Yıllık Evliliğimizin Ardından

Merdiven boşluğunun sesi kesildi sanki.

Eşim, 40 Yıllık Evliliğimizin Ardından Bir Sabah Uyandığında Beni Tanımadığını Söyledi. Doktorlar hafıza kaybından şüphelendi. Fakat bir hafta sonra gizlice telefonla konuştuğunu duyduğumda her şeyin sandığımdan farklı olduğunu anladım.
Eşim Turhan, kırk yıllık evliliğimizin ardından bir sabah gözlerini açıp yüzüme baktığında, sanki evimize yabancı biri girmiş gibi irkildi.
“Affedersiniz, siz kimsiniz? Burada ne işiniz var?”
Elimdeki çay tepsisi titredi. Önce şaka yaptığını sandım. Çünkü bir gece önce birlikte televizyon izlemiş, yaklaşan evlilik yıl dönümümüz için nereye gideceğimizi konuşmuştuk. Ama Turhan yatağın kenarına çekilirken gözlerindeki korku hiç de şakaya benzemiyordu.
“Ben Sevgi. Senin karınım. Kırk yıldır aynı yastığa baş koyuyoruz.”
Başını iki yana salladı.
“Bu ev benim, bunu biliyorum. Ama sizi hayatımda ilk kez görüyorum.”
Bursa'daki evimizin her köşesini tanıyordu. Mutfaktaki bozuk çekmeceyi, anahtarların asıldığı çiviyi, hatta ilaçlarını hangi dolapta tuttuğunu hatırlıyordu. Yalnızca beni tanımıyordu. O sabah aynada kendi yüzüne uzun uzun baktıktan sonra, yıllardır sakladığımız düğün albümünü istedi.
Albümü açtığımda sararmış fotoğrafların üzerinden parmağını geçirdi.
“Buradaki adam benim. Peki yanımdaki kadın gerçekten siz misiniz?”
Sanki kalbimin üstüne ağır bir taş koymuşlardı. Hastaneye gittiğimizde doktorlar ani hafıza kaybından şüphelendi. Tetkikler yapıldı, beyin görüntülemesinde ilk bakışta durumu açıklayan belirgin bir bulgu görülmedi. Daha ayrıntılı değerlendirme gerektiğini söylediler. Turhan ise bütün sorulara sakin sakin cevap veriyor, konu bana gelince gözlerini kaçırıyordu.
Eve dönerken koluna girmek istedim. Elini usulca çekti.
“Lütfen yanlış anlamayın. Birine ait olduğumu hissediyorum ama o kişinin siz olduğundan emin olamıyorum.”
O cümle, kırk yıl boyunca duyduğum en acı sözdü.
İlk üç gün onun sevdiği yemekleri pişirdim, eski mektuplarımızı okudum, çocukluğumuzun geçtiği sokakların fotoğraflarını gösterdim. Bazen gözleri doluyor, bazen hiçbir şey hissetmediğini söylüyordu. Ama tuhaf bir ayrıntı dikkatimi çekmeye başlamıştı: Bana yabancı davranırken komşumuz Füsun'u hiç tereddüt etmeden tanımıştı.
Füsun, evlendiğimiz ilk yıllardan beri hayatımızdaydı. Bir zamanlar aynı apartmanda oturmuş, zor günlerde birbirimize destek olmuştuk. Turhan onu kapıda görünce ayağa kalktı.
“Füsun, sonunda geldin.”
Füsun'un yüzündeki renk çekildi.
“Doktor ne dedi?” diye sordu, bana bakmadan.
Turhan cevap vermedi. Aralarında bir şeyin konuşulmadan anlaşıldığını hissettim. Sonra Füsun beni mutfağa çekip onun üstüne gitmememi söyledi. Sesi, teselli vermekten çok beni susturmaya çalışan birinin sesiydi.
O akşam Turhan'ın ceketini asarken iç cebinde bir kargo teslim fişi buldum. Gönderici kısmında eski bir arşiv şirketinin adı, tarih kısmında ise rahatsızlanmasından iki gün öncesi yazıyordu. Oysa Turhan bana haftalardır postadan hiçbir şey gelmediğini söylemişti.
Şirketi arayıp gönderinin içeriğini sordum. Görevli, dosyanın yıllar önce kapanmış bir adli emanete ilişkin olduğunu söylemekle yetindi. Alıcının kimlik bilgileri olmadan başka açıklama yapamayacağını ekledi. Turhan emekli bir muhasebeciydi; hayatımız boyunca mahkemelik bir işimiz olmamıştı. Telefonu kapattığımda aklımda tek bir soru vardı: Kapanmış bir dosya neden tam şimdi evimize gönderilmişti?
Fişi gösterdiğimde yüzü bir an gerildi.
“Hatırlamıyorum,” dedi.
Ama parmakları, kâğıdı elimden alırken titriyordu.
Ertesi gün çalışma masasının alt çekmecesinde küçük, paslı bir anahtar buldum. Yanında sadece “1986” yazan, köşesi koparılmış bir zarf vardı. Biz 1986'da evlenmiştik. Zarfın içinde belge yoktu; yalnızca yıllar önce mühürlenmiş bir evrakın bıraktığı dikdörtgen iz duruyordu.
O gece uyuduğumu sandığı bir sırada koridora çıktı. Ardından ön kapının zincirini kontrol etti. Beni fark edince ürktü.
“Birini mi bekliyorsun?” diye sordum.
“Hayır. Sadece kapı kilitli mi diye baktım.”
Fakat sabaha karşı pencerenin önünde ayakta durduğunu gördüm. Sokaktaki park etmiş gri arabayı izliyordu. Araba hareket edince ilk kez rahatça nefes aldı.
Dördüncü gün Füsun’a zarfı sordum. Çay bardağını masaya öyle sert bıraktı ki içindeki çay döküldü. “Eski evraklarla uğraşma Sevgi,” dedi. “Turhan iyileşsin, sonra konuşursunuz.” İlk defa, benim bilmediğim bir hikâyenin ikisini birbirine bağladığından kuşkulandım. Ama neyi sakladıklarını öğrenmek için elimde henüz tek bir kanıt yoktu.
Bir hafta boyunca aynı yatağı paylaşamadık. O misafir odasında uyudu, ben yıllarımızı geçirdiğimiz odada onun nefesini aradım. Sonunda kendime, belki de hastalığını kabullenmem gerektiğini söyledim. Ta ki sekizinci sabah, mutfaktan gelen fısıltıyı duyana kadar.
Turhan telefonla konuşuyordu. Sesi hastanedeki o şaşkın, çekingen adamın sesinden tamamen farklıydı.
“Füsun, söylediğin gibi yaptım. Sevgi hâlâ hiçbir şey bilmiyor.”
Olduğum yere çakıldım. Birkaç saniye sonra daha da alçak sesle devam etti.
“Sevgi’yi tanımadığımı söylemeye mecbur bıraktılar. Ama eski kayıt ortaya çıkarsa onun başına ne geleceğini sen de biliyorsun.”
Telefonun diğer ucundan ne cevap geldiğini duyamadım. Turhan birden sustu, ardından öfkeyle fısıldadı.
“Hayır! O kutuyu sakladığın yerden çıkarma. Üzerindeki imzayı görürse bana kırk yıl boyunca neden yalan söylediğimi soracak.”
Tam o sırada ayağım kapının eşiğine çarptı. Turhan arkasına döndü. İlk kez gözlerimin içine, beni gerçekten tanıyan bir adam gibi baktı.
“Sevgi… ne kadarını duydun?”
Cevap veremeden kapı zili çaldı. Turhan'ın yüzü bembeyaz oldu. Elindeki telefonu kapatmak yerine kulağına götürüp tek bir cümle söyledi:
“Füsun, kapıdalar. Bana o gece evrakı kimin imzaladığını şimdi söyle.”
Ve ben kapının buzlu camından, elinde bizim kırk yıllık düğün fotoğrafımızı tutan birinin beklediğini gördüm.
     devamı sonraki sayfada… 
Reklamlar