Pencereden baktığımda gri araba yeniden hareket etmişti. Plakasını kâğıda yazdım. Hayatımda ilk kez korktuğum insanlardan değil, korkunun kendisinden hesap sormak istiyordum.
O akşam karakola gittik. Kadın tehdit mesajlarını, Füsun sakladığı evrakları, Turhan da kendi yazdığı imzayı teslim etti. İfade sırasında Turhan suçu korkuya, yoksulluğa ya da başkalarına yüklemedi.
“Eşimin bilgisi olmadan imza attım,” dedi. “Çocuğumun yaşayacağını düşündüm. Sonra gerçeği anlatmaya cesaret edemedim.”
Soruşturma başlatıldı. Kimin ne kadar sorumlu olduğu henüz belli değildi. Ancak ilk kez kızımın yaşadığına dair belgeler önümdeydi; ilk kez kimse benden gerçeği saklayamıyordu.
Eve döndüğümüzde Turhan valizini hazırlamıştı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum.
“Bir süre ayrı kalmamız gerektiğini biliyorum. Beni affet demeye yüzüm yok.”
“Affetmeye hazır değilim,” dedim. “Belki uzun süre de olmayacağım. Ama bundan sonra ne yapacağıma yalnızca ben karar vereceğim.”
Başıyla onayladı ve çıktı. Kapı kapandığında yalnız kalmış gibi hissettim. Sonra salondaki kadına baktım. O da çıkmak için çantasını almıştı.
“İsterseniz ben de gideyim,” dedi. “Bunların hepsi bir anda oldu.”
“Gitmeni istemiyorum,” dedim. “Ama bana hemen anne demeni de beklemiyorum.”
Yavaşça gülümsedi.
“Ben de size nasıl sesleneceğimi bilmiyorum.”
“Öyleyse birbirimizin adını öğrenerek başlayalım.”
Haftalar boyunca birlikte yürüdük, konuşup sustuk. Sonunda yaptırdığımız DNA testi de akrabalığımızı doğruladı. Bir fotoğraf albümü hazırladık: Onun büyüdüğü yıllar, benim onsuz geçirdiğim yıllar... İki ayrı hayatı aynı sayfalara yerleştirdik.
Bir gün bana çocukken hastalandığında yanında kimin beklediğini, okul gösterisinde kimlerin alkışladığını anlattı. Anlatırken utanır gibi bakıyordu; sanki güzel anıları olduğu için benden özür dilemesi gerekiyormuş gibi. Ellerini avuçlarımın arasına aldım.
“Beni kayıp yıllarından sorumlu tutma,” dedim. “Senin mutlu olmuş olman benim kaybımı büyütmez. Yaşadığın güzel şeylerin hepsini bilmek istiyorum.”
O gün ilk defa uzun uzun güldük. Kendimizi geçmişin içine hapsetmeden de yakınlaşabileceğimizi anladık.
Turhan arada mektup yazdı. Hiçbirinde özür dileyerek geçmişi silebileceğini iddia etmedi. Füsun ise verdiği ifadeye ek olarak bildiği bütün ayrıntıları anlattı. Onlara duyduğum kırgınlık sürüyordu; buna rağmen artık hayatımın merkezinde onların yalanı yoktu.
Bir pazar sabahı kızımla mutfakta çay hazırlarken eski düğün fotoğrafını masanın üzerine koydu.
“Biliyor musun,” dedi, “bu fotoğrafa yıllarca bakıp neden istenmediğimi düşündüm.”
Gözlerinin içine baktım.
“Sen istenmeyen bir çocuk değildin. Senden haberi çalınmış bir annenin kızıydın.”
Elimi tuttu. Ağladık ama bu kez yalnızca kaybettiğimiz yıllar için değil, önümüzde hâlâ yaşayabileceğimiz günler olduğu için de.
Turhan'ın beni tanımadığını söylediği o sabah evliliğimin bittiğini sanmıştım. Meğer asıl kaybettiğim, kırk yıldır doğru bildiğim geçmişmiş. Evliliğimin ne olacağına zamanla karar verecektim; fakat anneliğim artık bir mezar taşının yokluğuna sığmıyordu.
Çünkü insan bazen gerçeği öğrendiğinde eski hayatına dönemiyor; ama ilk kez kendisine ait bir hayata başlayabiliyordu.