18 yaşındaki oğlum bir trafik kazasında ölümden döndü… ama araçtaki kadının kim olduğu gerçeğine hazır değildim.

Geç kaldık,” dedi kısık bir sesle.

Gözyaşlarım aktı. “Ama hâlâ hayattayız.”

Yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi. “Oğlun… çok iyi bir çocuk olmuş.”

“Sen de onu tanıdın,” diyebildim.

“Evet,” dedi. “Seni tanıdım onda. En çok da kalbindeki sadakati.”

Bir an sustuk. O sessizlikte kırgınlık da vardı, kayıp yıllar da, affedilemeyen şeyler de. Ama hepsinin altında daha güçlü bir şey vardı: İkimizin de artık yorulmuş olması.

Elimi uzattım. Titreyen parmaklarımla onun eline dokundum.

“Selen,” dedim, “o gün sana söylemek istediğim hiçbir şeyi söyleyemedim. Ama bugün şunu biliyorum… ikimiz de aynı yangında yandık.”

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Parmaklarımı sıktı.

“Biliyorum, Zeynep,” dedi. “Ben bunu çok geç öğrendim.”

O an anladım ki bazı hesaplar bağırarak değil, susup birbirinin acısını görerek kapanırdı. Emir bizi ölümün kıyısında bir araya getirmişti ama aslında kurtardığı şey sadece iki hayat değildi. Yıllardır pas tutmuş, yarım kalmış, yanlış anlaşılıp donmuş iki kalbi de birbirine yaklaştırmıştı.

Sabaha karşı hastanenin pencerelerinden ilk ışık süzülürken ben bir odada oğlumun elini, diğer odada geçmişimin elini tutuyordum. Ve ilk kez şunu hissettim: İnsan bazen en büyük kazadan sonra yolunu bulur.

Çünkü bazı insanlar hayatınıza geri dönmez sanırsınız. Ama kader, onları tam da kaçamayacağınız anda önünüze çıkarır. Sınamak için değil… içinizde yarım kalan ne varsa tamamlamak için.
Reklamlar